Gmail Takvim Dokümanlar Reader Web diğer »
Son Ziyaret Edilen Gruplar | Yardım | Oturum açın
Google Grupları Giriş
Bahçeli: AKP Kandil'den gelen mesajları uyguluyor
Şu anda bu grupta ilk sırada gösterilen çok fazla sayıda konu var. Bu konuyu ilk sırada göstermek istiyorsanız, bu seçeneği başka bir konudan kaldırmalısınız.
Talebiniz işlenirken bir hata oluştu. Lütfen tekrar deneyin.
bayrak
  1 ileti - Tümünü daralt  -  Tümünü şu dile çevir: Çeviri (Tüm orijinalleri görüntüle)
İleti gönderdiğiniz grup bir Usenet grubudur. Bu gruba ileti gönderdiğinizde İnternetteki herkes e-posta adresinizi görecektir.
Yanıt iletiniz gönderilmedi.
Yayınınız yöneticiler tarafından onaylandıktan sonra görüntülenecek
 
Gönderen:
Kime:
Cc:
İzleyen:
Cc Ekle | İzleyen Ekle | Konuyu Düzenle
Konu:
Doğrulama:
Doğrulama amacıyla, lütfen aşağıdaki resimde gördüğünüz karakterleri veya erişilebilirlik simgesini tıkladığınızda duyduğunuz rakamları yazın. Dinleyin ve duyduğunuz sayıları girin
 
Önder TOKER  
Profili göster  
 Diğer seçenekler 26 Mayıs, 13:43
Kimden: Önder TOKER <leader1...@gmail.com>
Tarih: Tue, 26 May 2009 13:43:44 +0300
Yerel: Salı 26 Mayıs 2009 13:43
Konu: Bahçeli: AKP Kandil'den gelen mesajları uyguluyor

  Bahçeli: AKP Kandil'den gelen mesajları uyguluyor   26 Mayıs 2009 - 11:43

MHP Lideri Bahçeli "Yaptığı yanlışlarla terörü ve bölücülüğü dirilten
iktidar bugün Kandil'den gelen kuryelerin mesajlarını uygulamaktan başka
çaresinin kalmadığı bir darboğaza, kendi ayakları ve rızası ile girmiştir"
dedi.
 ------------------------------

Erdoğan’ın sözlerinin “kontrolünü kaybetmiş bir ruh hali”nin işaretini
verdiğini savunan Bahçeli, “Kafa yapısı artık belli olmuştur. Bu, Lozan’ı
sorgulayan, Sevr’i imzalayan ve hatta Kurtuluş Savaşı verdiğimiz için
pişmanlık duyan, tarihimizi lanetleyen işbirlikçi zihniyetin günümüze
uzanmış tipik örneğidir” diye konuştu. Bahçeli, hükümete “mayın tasarısını
geri çekin” çağrısında bulunurken, MHP İzmir Milletvekili Erdal Sipahi’nin
Genel Kurul’da söylediği “Hudut kutsaldır, hudut bir milletin namusudur”
sözlerini tekrarlayarak “Bu nasıl bir namus ve şereftir ki, iktidar
zihniyeti tarafından 44 yıllığına yabancılara emanet ve havale edilmek
istenmektedir” dedi.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli partisinin Meclis grup toplantısında,
yaşanan son gelişmeleri değerlendirdi. AKP’yi "Türkiye’yi uçurumun kenarına
kadar getirmekle" suçlayan Bahçeli, 2002 yılında AKP hükümetinin işbaşına
geldiği dönemde terör eylemlerinin "sıfır" denebilecek bir seviyeye
indirildiğini, terör destekli bölücülüğün zayıflatıldığını söyledi. 2002
yılında iktidara geldiğinde terörü ve bölücülüğü ortadan kaldırmak için
önünde gerçek fırsatlar bulan hükümetin bu imkanları heba ve israf ettiğini
vurgulayan Bahçeli, “Yaptığı yanlışlarla terörü ve bölücülüğü dirilten
iktidar bugün Kandil’den gelen kuryelerin mesajlarını uygulamaktan başka
çaresinin kalmadığı bir darboğaza, kendi ayakları ve rızası ile girmiştir”
diye konuştu.

*Bahçeli'nin konuşmasının tam metni şu şekilde:*

*AKP TÜRKİYE'Yİ UÇURUMUN KENARINA GETİRDİ

Muhterem Milletvekili Arkadaşlarım,*

*Kıymetli Basın Mensupları,*

Bu haftaki Grup konuşmama başlarken hepinizi sevgi ve saygılarımla
selamlıyorum.

Son dönemde kılavuzluğunu hükümetin yaptığı ve adına açılım, çözüm ve fırsat
denilen süreçte, bölücü mesaj trafiğindeki artışlar ile tahriklerin hız
kazanması, karşı karşıya bulunduğumuz tehdit ve tuzakların boyutlarını
göstermesi bakımından önemli olmuştur.

Bu amaçla başlatılan kamuoyunu hazırlama ve yönlendirme seferberliğinde
Türkiye'nin bölünmesi ve etnik temelde ayrıştırılması sonucunu verecek
reçeteler hazırlayan taşeronlar ve pazarlamacılar piyasaya çıkmıştır.

Gelinen bu noktada, Milliyetçi Hareket Partisi'nin yıllardan beri uyardığı
ve dikkatleri çektiği hususların ve öngörülerin, Türkiye'nin önüne birer
birer getirme gayretlerinin işaretleri alınmaya başlanmıştır.

Geçtiğimiz altı buçuk yılın tahribatı ile dış baskılara boyun eğen, etnik
bölücülüğe şirin görünerek ucuz siyasi hesaplar peşinde koşan AKP hükümeti
Türkiye'yi uçurumun kenarına kadar getirmiştir.

*TERÖRLE MÜCADELEDİKİ EN BÜYÜK ENGEL: BÖLÜCÜLÜĞÜ MASUM TALEP GÖREN
İKTİDARDIR*

Halen bölücülükle mücadelenin neresinde olduğumuzu ve hükümetin yapmaya
çalıştıklarını anlamanın yolu, yaşadığımız sürecin ayrıntılı ve
hafızalarımızı tazeleyen muhasebesinden geçmektedir.

Türkiye'nin 1984 yılında fiilen başlayan bölücü terörle mücadelesinin 25
yıldır sürdüğü hepinizin malumudur ve maalesef bugüne kadar irade
eksikliğinden dolayı üstesinden gelemediği beka düzeyinde en önemli
sorunudur.

Ancak, bu mücadelede başarının önündeki engellerden en önemlisi, terörizm
ile bölücülük arasındaki ilişkiyi algılamakta sorun yaşayan, bölücülüğü
masum talepler olarak görmek isteyen siyasal iktidarların varlığıdır.

*AKP'NİN İKTİDARA GELDİĞİ 2002'DE TERÖR SIFIRA İNDİRİLMİŞTİ*

Hatırlarsanız, İmralı canisinin sığındığı ülkeden ayrılması ve nihayetinde
mahkûmiyet alması terörü ortadan kaldırmamış ancak yok denecek kadar
azalmasına imkân veren önemli bir stratejik tedbir olmuştur.

2002 yılında AKP hükümetinin işbaşına geldiği dönemde, terör eylemleri
ülkemiz ölçeğinde "sıfır" denebilecek bir seviyeye indirilmiş, terör
destekli bölücülük zayıflamıştır.

*AKP İLE BÖLÜCÜLÜK ALENİ HALE GELMİŞTİR*

Ancak 2002'den itibaren işbaşına gelen AKP yönetimleri terörü ve bölücülüğü
önemsemeyerek kimlik ve kültür tahribatını hızlandıracak söylemler
geliştirmişler ve bu yolla terörü azaltacakları gibi derin bir yanılgının ve
çıkmaz yolun içine girmişlerdir.

Hükümet, terörü besleyen en önemli faktörün demokrasi eksikliği ve sözde
kimlik baskısı olduğunu düşünmüş, bu itibarla sürekli bu konuyu kaşıyarak,
kapanmaya yüz tutmuş yaraları yeniden kanatmıştır.

Bu dönem içinde, teslim oldukları Avrupa Birliği sürecinin hız ve ivme
kazandırdığı bölücülük giderek yaygınlaşmış ve aleni hale gelmiştir.
Federasyon ve ayrılma talepleri olarak dillendirilen ihanet beyanları bile
demokrasi ve sözde barış adına hoş karşılanır olmuştur.

Eli silahlı teröristlere karşı yürütülmesi şart olan kapsamlı askeri
harekâttan ısrarla kaçınılmış, yüzlerce vatan evladımızın şehadetinin vebali
ve mesuliyeti taşınarak terörle sözde silahsız bir mücadele yolu denenmek
istenmiştir.

*AKP BÖLÜCÜ DEĞERLERİ OYA DÖNÜŞTÜRECEĞİNİ UMMUŞTUR*

Hükümet baştan beri PKK ve bölücü uzantılarını küçümsemiş, hatta onların
savunduğu bölücü değerleri ve kimlik taleplerini dillendirerek bunu oya
dönüştürebileceğini ummuştur.

İşin özeti şudur: 2002 yılında iktidara geldiğinde terörü ve bölücülüğü
ortadan kaldırmak için önünde gerçek fırsatlar bulan hükümet bu imkânları
heba ve israf etmiştir.

*AKP KANDİL'DEN GELEN MESAJLARI UYGULAMAKTADIR*

Yaptığı yanlışlarla terörü ve bölücülüğü dirilten iktidar bugün Kandil'den
gelen kuryelerin mesajlarını uygulamaktan başka çaresinin kalmadığı bir
darboğaza, kendi ayakları ve rızası ile girmiştir.

Bu itibarla, bugünkü Grup Toplantımızda bölücülüğün hükümet eliyle aldığı
mesafeyi ve bugüne kadar gösterilen zaaf ve yanlışların neler olduğu
konusundaki düşüncelerimi sizlerle paylaşmak, karşımızdakilerin fırsat ve
çözüm mü, yoksa felaket ve ayrışma mı olduğunu yorumlarınıza sunmak
istiyorum.

*BÖLÜCÜLÜĞE CÜRET VE ZEMİN KAZANDIRAN FAKTÖRLER

Muhterem Milletvekilleri,*

Türkiye'nin üniter ve milli devlet yapısını, milli kimliğini ve kardeşliğini
sarsması iktidar eliyle mukadder hale getirilmiş olan silahlı veya silahsız
bölücülüğe cüret ve zemin kazandıran temel faktörleri şu başlıklar altında
incelemenin doğru olacağı düşüncesindeyim.

*MİLLİ KİMLİK TAHRİP EDİLDİ

Bunlardan birincisi,* milli kimliğin tartışmaya açılması ve bu kimliği
oluşturan maddi ve manevi alt yapının adım adım tahrip edilmesidir.

Bin yıldır bu topraklarda Türk milleti kimliğinde buluşarak muazzam eserler
oluşturan beşeri beraberlik Türkiye'nin varlık ve bekasının temel dayanağı
ve vazgeçilmez kudreti olmuştur.

Bu bakımdan, yedinci iktidar yılına doğru ilerleyen AKP zihniyetinin sürekli
olarak gündemde tuttuğu etnik temelli ayrışma ve ayrıştırma çabaları,
tehlikeli bir sürece girildiğini göstermektedir.

AKP zihniyeti, "Türk milleti" kavramından duyduğu anlaşılmaz rahatsızlığın
eseri olarak sosyo-kültürel bir zenginlik olan millet mefhumunu baştan beri
ırk ve kavim körlüğü içinde değerlendirme yanlışına düşmüştür.

*BAŞBAKAN'IN SÖZLERİ BÖLÜCÜLÜĞÜN 80 YILDA YAPTIĞINDAN DAHA FAZLA TAHRİBATA
YOL AÇMIŞTIR*

Özellikle Başbakan Erdoğan'ın defalarca tekrarladığı "36 etnik grup
iddiaları, "Türkiyelilik" sloganları, alt-üst kimlik hezeyanları bölücülüğün
ülkemizde seksen yılda aldığı mesafeden daha fazla tahribatın yolunu
açmıştır.

*ERDOĞAN'IN 1991'DE HAZIRLADIĞI RAPOR*

Daha, 1991 yılında bir siyasi partinin İstanbul İl Başkanlığı döneminde iken
hazırlattığı raporda yer alan ve yıllarca saklı tuttuğu niyetlerini
hükümette iken uygulama arayışına girmiş ve maalesef mesafe almıştır.

Bin yıldır bu ülkede yaşayan Türk Milletini bölünmeye, Türk milletinin
içinden yeni milletler çıkarmaya götüren çok tehlikeli ve vahim bir süreç bu
ilkel zihniyet ile başlatılmıştır.

*√ *PKK terörünü masum görme ve teröre mazeret bulma etrafında şekillenen
"Kürt sorunu" tanımı ile teröre etnik pencereden bakma,

*√ *Türk milletini sürekli olarak bir etnik kavram olarak algılama ve alt
kimlik olarak tanımlayarak sıradanlaştırma,

*√ *Bu kapsamda, ülkemizdeki yerel ve alt kültürleri tekerleme halinde her
fırsatta tekrarlayıp etnik duyguları kaşıma ve kamçılama,

*√ *Milli kimlik ile milli dil arasındaki ilişkiyi tersine çevirecek
şekilde, yerel dillerin resmileştirilmesine çabalama ve TRT ekranlarını
kullanma bu konudaki başlıca tespitlerimizdir.

*ÖĞRENCİ ANDININ VE NE MUTLU TÜRKÜM YAZILARININ KALDIRILMASI*

Bu iptidai bakış tarzını ve adımlarını anlamadan, bugün okullarımızdaki
andın kaldırılmasına yönelik tartışmaları, "Ne mutlu Türküm diyene" sözünün
silinmesi çabalarını, milli tarihimizi kambur gören teslimiyeti anlamak
mümkün değildir.

Alçaklık boyutlarına ulaştığına şahit olunan bu zihniyetlerin hız kesmeden
ilerledikleri çürümenin sonu bu gidişle, "Türkiye"nin adının ve "İstiklal
Marşı'nın" tartışılmasına kadar varacaktır.

*TARİHİ, SOSYAL VE KÜLTÜREL KAYNAKLARIMIZIN SİLİKLEŞTİRİLMESİ*

AKP zihniyetinin tahribatında* ikinci önemli husus, *milli kimliğe şekil ve
anlam veren tarihi, sosyal ve kültürel kaynaklarımızı silikleştirme,
değersiz hale getirme niyetleri ve icraatlarıdır.

*ERDOĞAN'IN APO'YA "SAYIN", MEHMETÇİKLERİMİZE "KELLE" SÖZÜ
*
Bu konudaki ilk aklımıza gelen, geçtiğimiz yıllarda şanlı bayrağımıza el
uzatmak küstahlığını gösterenlere karşı tepki veren millet evlatlarını
Başbakanın "şoven" olmakla suçladığı gelişmedir.

Bunu, önce vatan görevi için "askerlik yan gelip yatma yeri değildir"
sözleri takip etmiş, sonra 30 bin kişinin katili olan cani "sayın" diyerek
kutsanmış ve nihayet şehit Mehmetçiklerimiz "kelle" tanımıyla hakaret
zirveye taşınmıştır.

Milli meselelerimiz sırtımızda bir kambur olarak görülmüş, yüzleşme ve ezber
bozma adı altında stratejik konularda toplum tavizlere karşı
duyarsızlaştırılmaya çalışılmıştır.

*AKP TÜRKLÜĞE HAKARETİ SERBEST BIRAKTI*

Bu konuda en önemli yıkım belgesi Türklüğe hakareti düzenleyen Türk Ceza
Kanununun 301. maddesinin iktidar partisi tarafından değiştirilmesi
olmuştur.

Sürekli olarak ülkemizin bir yöresini hatırlatan ve zihinlere sınırlar ve
hatlar çizdirmeyi hedefleyen yıkıcı bir söylem Bizzat Başbakan'ın ağzından
tekrarlanıp durmuş, bu coğrafya kafalarda tartışılır hale getirilmek
istenmiştir.

*AKP'NİN TERÖRLE DEMOKRASİ ARASINDA KURMAYA ÇALIŞTIĞI İLİŞKİ*

Bölücülüğün bugünlere tırmanmasında* üçüncü husus *ise* *hükümetin terörle
demokrasi arasında kurmaya çalıştığı yanlış ilişkiler ağı ile bu konularda
özellikle Avrupa Birliği sürecinin dayatmalarıdır.

AKP'nin tam bir teslimiyet sergilediği Avrupa Birliği, vatandaşlarımızdan
bazılarını milli ve etnik azınlık olarak görmüş, kültürel hakların da
ötesinde olduğunu iddia ettiği etnik farklılıklara siyasi statü
kazandırılmasını ve bunun Anayasamızda açıkça tanınmasını teklif etmiştir.

*TERÖR PROPAGANDASI, TERÖRE YARDIM VE YATAKLIK SUÇ OLMAKTAN ÇIKARILDI*

Nitekim sözde insan hakları, özgürlükler ve demokrasinin geliştirilmesi
adına,

*√ *Terör propagandasının ve teröre yardım ve yataklık etmenin suç olmaktan
çıkarılması,

*√ *Avrupa İnsan Hakları Mahkemesini, Türk milli hukuk sisteminin üzerinde
Yüksek Temyiz Mahkemesi haline getirilmesi,

*√ *Terör destekçisi mihraklarca "Demokratik Cumhuriyet" denilen bölücü
emellere Anayasal statü kazandırma çalışmalarına hız verilmesi,

*√ *Terörist başının, avukatlarıyla ayrıcalıklı bir statüde görüştürülerek,
İmralı'daki caninin teröristleri ve uzantılarını yönetmeye devam etmesi,

*√ *Başbakanın Diyarbakır'da yaptığı sözde demokratik açılımla, bölücü
teröre meşruiyet kazandıracak sürecin başlaması, adım adım gelinen
çözülmenin kilometre taşları olmuştur.

*BAŞBAKAN TERÖRÜ HAKLI GÖSTEREN KAPIYI ARDINA KADAR ARALAMIŞTIR
*
Başbakan özellikle bu yaklaşımı ile bölücü terör sorununu etnik bir kimlik
sorunu olarak tanımlamış, terörün siyasi hedeflerini haklı gösteren kapıyı
ardına kadar açmıştır.

Terörle mücadelede binlerce şehitle geçen yılların üzerine, Başbakan
tarafından çizgi çekilmiş, "geçmişte yapılan hataları yok saymak yanlış"
denilerek, bugün karşımıza sözde fırsat olarak çıkanları yapmak üzere
terörün ve bölücülüğün beklentileri tırmandırılmıştır.

Oluşturulan psikolojik ortamla kamuoyunun tepkisizliği üzerine, devlet
atalete sürüklenmiş, federasyon ve ayrılma, ayrı dil talepleri karşısında
bile adli ve idari mekanizmalar sessizliğe mahkûm edilmiştir.

Bu konuda hükümetin en büyük dayanağı ve cesaret kaynağı ise "sadece askeri
çözümün olmayacağını" söyleyen Irak'taki küresel güç, hükümetin "siyasi
açılım yapması gerektiğini" tekrarlayan Avrupalı dostları ve "siyasi çözüm
yolu öneren" Irak'lı muhatapları olmuştur.

Bu nedenle, yeni Anayasa hazırlıklarının başlatılmak istendiği şu günlerde
maksadın ve geri plandaki niyetlerin bilinmesinde yarar olacaktır.

Tırmanan bölücülüğün izlediği rotada Başbakanın seyir defterindeki *dördüncü
önemli husus,* teröre bakışı ve terörle mücadeledeki zaaf ve çaresizliğidir.

Başbakan bu konuda da baştan beri bir değerlendirme yanlışına girmiş,
Kandil'de yuvalanmış teröristlerin bir gün insafa gelerek silahı
bırakacaklarını bekleyerek zaman kaybetmiştir.

Sınır ötesi operasyonunu yapmamak için dile getirdiği "bizi bataklığa
çekmeye çalışıyorlar," "ikinci Sarıkamış faciası olur", "daha önce defalarca
yaptık sonuç alamadık" şeklinde bahaneleri henüz hafızlardadır.

Şehit cenazelerinin arttığı dönemlerde "Bakanlar Kurulu'nun çok şeye gebe
olduğu" söylenerek sınır ötesi harekât işaretleri veren hükümet, olaylar
unutulmaya yüz tutunca geri adım atmış ve el altından terörle pazarlıkları
sürdürmüştür.

Ne zaman ki, vatan evlatlarının kayıpları millet vicdanında öfkeye
dönüştüğünde Başbakan da hızla tavır ve üslup değiştirmiş, "sabrın taştığı"
"sözün bittiği" "seçeneklerin tükendiği" gibi kuru tehditlerle kamuoyu
sonuçsuz hamaset istismarına maruz kalmıştır.

AKP'nin bu tutumundan cüret kazanan Irak'lı aşiret reisleri şantaj ve
tehdidin boyutlarını artırmış; Türkiye'yi hedef alarak, "muhalif gurupları
destekleriz" ve "karışıklık çıkartırız"  hakaretleriyle siyasallaşma
çalışmalarına hız vermişlerdir.

AKP'nin bu ürkekliği yandaşlarından da destek bulmuş,  "ateşle sorun
çözülmez" "silahlar bırakılsın" "barış gelsin" denilerek oluşturulan lobiler
"terörle pazarlığın" reklâm kampanyasını üstlenmişlerdir.

Bir taraftan "terör örgütü demeyeni muhatap almayız" diyerek sözde
kararlılık gösteren Başbakan, diğer yandan PKK'ya terörist diyemeyen
Barzani, Talabani ile görüşmelerini sürdürmüştür.

Teröristi imha konusunda mümkün olduğunca oyalanan AKP zihniyeti, yanlış
teşhislerinin kurbanı olarak sonunda inisiyatifi PKK'ya ve Iraklı aşiret
reislerine teslim etmiştir.

*Muhterem milletvekilleri,*

Bölücü terörün siyasallaşarak meşrulaşma arayışında hükümetin konuya ilişkin
*beşinci önemli zaafı* ise, sorunu milli imkânları ve gücü kullanarak çözmek
yerine Irak'ı işgal etmiş Küresel Gücün inisiyatifine havale etmiş
olmasıdır.

Kandil Dağı ve çevresini bir ihanet merkezi olarak kullanmaya başlamış olan
teröristlere karşı hükümet Washington tarafından bugüne kadar üçlü mekanizma
ve koordinatör mazeretleri ile oyalanmış ve ABD engelini bir türlü
aşamamıştır.

ABD makamları ile yapılan her görüşmede "kararlılık" mesajları ve "ortak
düşman" tanımları ile avunulmuş, muhatabın PKK'yı terör örgütü olarak
görmesi bir lütufmuş gibi algılanarak minnetle karşılanmıştır.

Terörle mücadele gibi çok acil ve haklı güvenlik ihtiyacımızı umursamayan
ABD yönetimi, AKP'nin bu zayıflığını bölgedeki emelleri için kullandığı da
bütün açıklığı ile ortaya çıkmıştır.

İktidar bu konuda zaman kazanmaya yönelik bir senaryonun figüranı olmayı
ısrarla sürdürmüş, kendi tabirleri ile "deliğe süpürülmeden" ömrünü
uzatabilme arayışıyla bugüne ulaşmıştır.

Küresel gücün dayatmaları sonucu Talabani ve Barzani ile görüşmeye gün be
gün itilen Türkiye, her müzakereden sonra PKK'nın Kandil'den çıkarılacağına
dair tutulmayan taahhütlerle avunmuştur.

Defalarca ABD ve Irak makamlarına verdiğimiz 150 kişilik terörist
listesinden hiç kimse teslim edilememiş, finans kaynakları ortaya
çıkarılamamış, bölücü yayınlar bir türlü durdurulamamıştır.

Bölücülüğün aldığı mesafeye katkı sağlayan *altıncı husus* ise toplumu
ayrışmaya ve tavizlere hazırlayan işbirlikçi lobi faaliyetlerinin
çalışmaları olmuştur.

AKP'den gördükleri imtiyaz ile hükümetin teslimiyetini ayakta alkışlayan
oluşumlar, belediyeler ve malum sivil toplum örgütleri bu amaçla geniş bir
şer cephesi oluşturmuştur.

Siyasallaşma adına mesafe alan bölücülük üniversite ortamlarında,
Diyarbakır ve Erbil salonlarında tartışılmaya başlanmıştır.

Sözde çözüm için "yol haritalarının" önerildiği, uzlaşma adı altında "genel
affın" dile getirildiği bölünmenin tartışıldığı toplantılar seyredilmekle
yetinilmiş, bugün karşımıza sözde çözüm olarak çıkan teslimiyetin yığınağı
geçmişte hazırlanmıştır.

Yine bu kapsamda terör eylemlerinin artması üzerine oluşan kamuoyu baskısı
"mücadelenin doğasında var" "kim önledi ki biz önleyelim" "nerede son bulmuş
ki" denilerek geçiştirilmek istenmiş, bunun  "uzun soluklu bir iş" olduğu
söylenerek, zafiyete sözde akademik gerekçeler ve dayanaklar aranmıştır.

Bu tavrın doğal sonucu olan çok vahim bir gelişme de yine bu dönemde
yaşanmıştır. AKP zihniyetinden aldığı cesaretle terörist, dağdaki ininden
hükümete müzakere çağrısı da yapabilmiştir.

Ne zaman bir terör eylemi olsa bunun hükümetin başarılarını gölgelemek,
artan zenginliği ve refahı önlemek için yapıldığı söylenerek toplum
oyalanmak istenmiştir.

*Değerli Milletvekilleri,*

Bugün fırsat ve çare diye sunulmaya çalışılan gelişmelerin taviz,
teslimiyet, çaresizlik ve tahriklerle dolu özeti bundan ibarettir.

Karşımıza kurtuluş olarak sunulmak istenenler Adalet ve Kalkınma Partisi
için seneler içerisinde bölücülerle girdiği yakınlaşmanın kaçınılmaz
neticesinden başka bir şey değildir.

Adalet ve Kalkınma Partisi ve Başbakan yıllardır ektikleri rüzgârı, şimdi
çözüm adıyla fırtına olarak biçmek üzere harekete geçmişlerdir.

Gelişmelerin izlediği seyir bölücülüğün stratejik anlamda yeni bir safhaya
geçiş göstermeye başladığını ortaya koymaktadır. Bu konularda harekete
geçmesi için hükümetin düğmesine basıldığı anlaşılmaktadır.

Gelişmeler, Başbakan Erdoğan'ın siyasi açılım için kapsamlı bir paket
hazırlığı içinde olduğunu, bunun yol haritasını belirlediğini ve atılacak
somut adımlar için uygun zaman ve zemin aradığını ortaya koymaktadır.

AKP himayesi ve şemsiyesi altındaki siyasi çözüm lobisinin üzerinde
çalıştığı kapsamlı açılım paketinin, PKK taleplerinin aşamalı olarak ve
zamana yayılarak karşılanmasını amaçlayan bir süreç olacağı anlaşılmıştır.

Sözde "ateşkes ve barış müzakeresi" olarak tasarlanan bu sürecin ilk
aşamasında;

*√ *Terörle mücadele eden güvenlik güçlerinin operasyonları durdurması,

*√ *Kürtçe özel televizyonlara sınırsız ve denetimsiz yayın hakkı,

*√ *İmralı canisinin tecrit koşullarını hafifletmek için yanına mahkûm
gönderilmesi,

*√ *Yerleşim birimlerinin Kürtçe isimlerinin geri verilmesi,

*√ *Türk alfabesinin eklenecek yeni harflerle değiştirilmesi,

*√ *Üniversitelerde Kürtçe Enstitüler kurulması,

*√ *Kürtçenin seçmeli ders olmasının alt yapısının hazırlanması,

*√ *Atatürk'ün "Ne mutlu Türküm diyene" vecizesinin kaldırılması,

*√ *İlköğretim okullarında içinde "Türk" kelimesi geçen öğrenci andının
değiştirilmesi gibi idari ve yasal düzenlemeler yapılacaktır.

Bunu takiben eli kanlı teröristleri de kapsayacak siyasi af, Kürtçenin
belediye hizmetleri ve siyasi faaliyetlerde yasal dil olarak kabulü ve bu
dilin tüm eğitim kurumlarında ikinci dil veya seçmeli dil olarak
kullanılmasının önü açılmak istenecektir.

Anayasal düzenlemeler kapsamında ise, milli kimlik tanımının değiştirilerek
"Türkiyelilik" kavramının esas alınması, vatandaşlık bağının üst kimlik
olarak benimsenmesi, Türkiye'nin idari yapısının değiştirilerek yerel
yönetimlerin mahalli Parlamento olarak çalışacağı özerk bölgeler sisteminin
hayata geçirilmesi öngörülmektedir.

Bölücülüğün bu yeni safhasının en kritik aşaması ise ayrışmanın topluma
benimsetileceği kafa karıştıran bir sürecin başlatılması olacaktır.
Gelişmeler maalesef gidişatı doğrulamaktadır.

Bu itibarla, "kırk katırla kırk satır" arasına sıkıştırılan Türkiye'nin
"ehven-i şer"i seçmesi asla bir fırsat olmayacak, illa ki bir isim konacak
ise yıkım ve dağılma olarak bedeli ödenecektir.

"Nereden nereye" geldiğini her yerde tekrarlayan Başbakan'a önerimiz 2002
yılında sıfır denecek seviyeye inmiş terör eylemler ile ortadan kalkmış
bölücülük tehlikesine bakarak gerçekten de ülkemizi "nereden nereye"
getirdiğini artık itiraf etmesidir.

Bize bu konuda sağduyu çağrısında bulunanlara, "herkes elini taşın altına
koymalıdır, çözüm öneriniz nedir?" diyerek bizi de bu sürece ortak etmeye
çağıranlara şunu söylemek istiyorum:

Ortak tarihin ve kültürün oluşturduğu bu muazzam beşeri varlığın yapay
müdahalelerle çürütülmeye çalışılması karşımıza çıkabilecek en büyük felaket
olacaktır.

Milliyetçi Hareket Partisi, hangi amaç ve düşünceyle olursa olsun, bilerek
veya bilmeyerek Türkiye'nin bölünmesinin yolunun açılması karşısında sessiz
ve tepkisiz kalmayacak, bunu demokrasinin bir icabı ve kader olarak
kabullenmeyecektir.

Büyük ve köklü bir aile olan Türk milleti, kültür, sevgi, saygı, evlilik,
duygu, bağlılık, sevinç, hüzün ve kahramanlıkla karılmış bir harcın adıdır.

Bu milleti, kabile dürtüleriyle tahrik ederek yıkmaya çalışmak, "madem ki
terörü yirmi beş yıldır önleyemedik o halde isteklerini kabul edelim"
yaklaşımını "fırsat" olarak dayatmak, hiç kimsenin haddi, hakkı ve harcı
değildir ve olmamalıdır.

*Muhterem Milletvekili Arkadaşlarım,*

Geçtiğimiz haftanın en çok tartışılan konusunu bildiğiniz gibi "Türkiye
Cumhuriyeti Devleti ile Suriye Arap Cumhuriyeti Devleti Arasındaki Kara
Sınırı Boyunca Yapılacak* *Mayın Temizleme Faaliyetleri ile İhale İşlemleri
Hakkında" Kanun Tasarısının TBMM'nde görüşülmesi olmuştur.

Bu konuda parti gurubumuz sayısal desteğimizin de üzerinde bir gayret ile
hem tasarıya sıcak bakan AKP Grubunu, hem de aziz milletimizi bilgilendirme
ve uyarma görevlerini başarıyla sürdürmektedir.

Nasıl bir sonuç alınırsa alınsın yüksek bir sorumlulukla ve milli
duyarlılıkla harekete geçerek bu konuda çalışmaları süren ve emeği geçen
arkadaşlarımı kutluyorum.

Bu konuda,  338 milletvekiline sahip Başbakan'ın muhalefetin direnişi
karşısında öfkeye kapılarak "altı madde için iki hafta, dört günümüzü
aldılar" diye yakınması aczini gösteren kara mizah örneği olarak siyasi
tarihimize geçmiştir.

Sınır boyunca yıllar içinde döşenmiş mayınların temizlenmesi bizim de parti
olarak desteklediğimiz ve önemsediğimiz bir husustur.

Taahhüt ettiğimiz uluslararası sözleşmelerle bu alanın mayınlardan
arındırılmasının gerektiğinin de farkında ve şuurundayız.

176  kilometre kare olduğu ifade edilen bu atıl arazinin bu haliyle Türk
ekonomisi açısından bir kayıp olduğunu da kabul ediyoruz.

Yine, temizlenmiş arazilerin tarıma açılarak ülke ekonomisine katkıda
bulunulmasına yönelik bir itirazımızın da olması söz konusu değildir.

Bizim anlayamadığımız nokta, temizlenecek bu arazilerin tarımsal kullanım
haklarının hülle yöntemiyle yabancı firmalara verilmesi arayışındaki
ısrardır.

AKP hükümetinin mayın temizleme işini milli kurumlara veya bu alandaki
uzmanlığı bilinen NATO'ya bağlı bakım ve ikmal ajansına bırakmayıp, özel bir
şirkete vererek yap-işlet-devret modeliyle organik tarıma açma ısrarı, bu
işin önceden bir İsrail firmasına bağlandığına ilişkin kuşkulara güç
kazandırmıştır.

Mayını temizleme işlemi ile temizlenmiş araziyi 44 yıllığına tarımsal
kullanma hakkını aynı paket içinde geçirme kurnazlığına soyunan hükümetin bu
tavrını milli menfaatler kapsamında yorumlamak asla mümkün değildir.

Bu konuda acilen cevap bekleyen sorularımız şunlardır?

1. Mayın temizleme ile araziyi tarım amaçlı kullanma gibi iki alakasız konu
neden bir arada değerlendirilmek istenmektedir?

2. Arazinin kullanımı için tanınan kırk dört yıllık süreyi belirleyen
maliyet hesabını kimler, hangi yöntemleri kullanarak yapmışlardır?

3. Hükümetin ihale için öne sürdüğü şartlardan biri olan Ottowa
Sözleşmesi'nin gereği bu ise, bütün sınırlarda 2014 yılına kadar yapılması
gereken mayınların temizlenmesi işi neden sadece Suriye sınırını
kapsamaktadır?

4. Yalnızca tarımsal üretimi için tahsis edilen arazide bulunabilecek
yeraltı zenginliklerinden yararlanmada; söz konusu ihaleyi alan firmanın bu
imkanları karartmasının, örtmesinin veya yasadışı kullanmasının kontrolü
nasıl yapılacaktır?

5. Milli güvenliği yakından ilgilendiren bu konunun, yalnızca Maliye
Bakanlığı'nın faaliyeti olarak görülmesi ve kalkındık, zenginleştik
denildiği bir ortamda para yokluğu bahane edilerek yap-işlet-devret yöntemi
kullanılması gerçekçi ve inandırıcı bir gerekçe midir?

6. Türkiye ile Suriye arasındaki sınır gibi çok hassas ve stratejik açıdan
en önemli topraklarımızı, yarım yüzyıllığına yabancı firmaların kontrolüne
vermenin nasıl bir mazereti olabilir?

7. Maliye Bakanı'nın ifade ettiği gibi, hem mayın temizleme ve hem de tarım
faaliyetlerine vakıf bir yerli şirketin olmaması durumunda, Türkiye kendi
topraklarındaki mayınları, yabancı şirketlerin menfaatleri için mi
temizletmek istemektedir?

Başbakan'a ve AKP milletvekillerine çağrıda bulunmak istiyorum.

Gelin, bu kanunu geri çekin.

Türk milletinin yüksek menfaatlerini savunmak adına ettiğimiz yemini yabancı
şirketlerin çıkarlarına feda etmeyin.

Gelecek kuşaklar nezdinde zan ve töhmet altında kalmayın.

Bu konuyu vicdanlarınızda bir kez daha sorgulayın. Yanlıştan dönün.

Türk milletinin, Türk devletinin menfaatlerine olacak şekilde yeniden
düzenleyin.

Eğer bu kanun bu şekilde geçerse Adalet ve Kalkınma Partisi'nin yeni bir
kara lekesi olarak alınlarına çalınacak ve Meclis tarihine geçecektir.

Bu bölümdeki konuşmamı, konu hakkında söz alan İzmir Milletvekilimiz Sayın
Erdal Sipahi'nin Meclis Kürsüsünden söylediği şu sözleri tekrarlayarak
bitirmek istiyorum.

"Hudut kutsaldır."  "Hudut bir milletin namusudur."

Bütün hudut kesimlerinde aynı levhaları görürsünüz: "Hudut millî namus ve
şerefin korunduğu yerdir."

Bu nasıl bir namus ve şereftir ki, iktidar zihniyeti tarafından kırk dört
yıllığına yabancılara emanet ve havale edilmek istenmektedir.

Bunu hiçbir Milliyetçi Hareket Partilinin kabul etmesi ve sineye çekmesi
mümkün değildir.

*Muhterem Milletvekilleri,*

Mayın temizleme ve arazinin tarıma açılmasına ilişin yabancı şirketlere
zemin hazırlandığına yönelik tartışmaların arttığı ve kuşkuların büyüdüğü
esnada Başbakan'ın sözleri gündeme oturmuştur.

Başbakan Erdoğan'ın partisinin İl Kongresinde sarf ettiği "paranın dini,
milleti, ırkı olmaz." itirafı, tam anlamıyla suçüstü yakalanmış bir
zihniyetin bahane ve paravan arama gayreti olmuştur.

Üstelik bu açıklamasına dayanak olmak üzere söylediği "Farklı etnik kimlikte
olanlar ülkemizden kovuldu. Bu aslında faşizan bir yaklaşımın neticesiydi"
sözleri kontrolünü kaybetmiş bir ruh halinin işaretini vermiştir.

Bu sözler ecdadını aşağılamayı özgüven zanneden zihniyet çürümüşlüğünün
ülkemizde hangi boyutlara ulaştığını, hangi mevkilerde dolaştığını herkese
göstermiştir.

Bu konuda Türkiye'ye ile hesaplaşmak isteyen Rumlar ve Ermenilerle aynı
safta yer alması, Türkiye için büyük bir talihsizlik, kendisi için ise
altından kalkılamayacak bir kara sayfadır.

Asırlardan beri her din ve kökenden milyonlarca insanın zulümden kaçarak
sığındığı en güvenilir, en emin millet olan Türklüğün bu tarihi gerçeği
ortadayken Başbakan bu sözleri ile "Hepimiz Ermeniyiz" diyenlerle aynı
noktada buluşmuştur.

Yunan basının Türk Başbakanı'nın tarihi özeleştirisi ve itirafı olarak
alkışladığı bu densizliğin Ermenistan'da da takdir toplayacağı muhakkaktır.

Türk milletini ve şerefli tarihini ağır bir iftirayla ve faşizm suçlamasıyla
mahkûm etmeye yeltenen Başbakan, bunun yanlışlıkla, istemeden söylenen ve
amacını aşan bir beyan olduğunu belirterek Türk milletinden özür
dilemelidir. Bunu yapmamakta ısrarlı ise;

*√ *Tarihimizin hangi dönemini ve hangi etnik kimlikleri kastettiğini,

*√ *Kastının, 1923 Lozan Andlaşmasıyla mübadele kapsamında Türkiye'den
ayrılan Rumlar olup olmadığını,

*√ *Yoksa, daha da ileri giderek 1915 olaylarına ilişkin Ermeni yalanlarına
da mı sahip çıktığını acilen açıklığa kavuşturmalıdır.

Bunları yapmadığı, suskun kaldığı ve tevil yoluna saptığı takdirde Türk
milleti kendisini Ermeni ve Rum yalanları ve iddialarının tümüne sahip çıkan
bir Başbakan olarak milli vicdanda ebediyen mahkûm edecektir.

23 Nisan tarihinde Genel Kurul'da yaptığım konuşmada "tarihin acı ve tatlı
hatıralarla kapanmış sayfalarının, son bulmayan öç ve intikam duygularıyla,
asla hak etmediğimiz insanlık dışı iftiraların yüzleşme adı altında canlı
tutulmaya çalışılmasına" dikkat çekmiştim.

Bunun devamı halinde ise, Selçuklu Sultanı Alparslan adına Romen
Diyojen'den, Osmanlı Padişahı Fatih adına Konstantin'den ve Türkiye
Cumhuriyeti'nin kurucusu Atatürk adına ise yedi düvelden özür dilemeye kadar
götürecek olan suçlamaların, artarak süreceğini vurgulamıştım.

Ne üzücüdür ki bu konu yabancılardan değil, ülkemin başbakanlık mevkiini
işgal eden zihniyet tarafından dile getirilmiş ve silinmeyecek bir utanç
belgesi olarak alnına kazınmıştır.

Buradan Başbakana insanlık suçlarını, zulüm ve mezalimleri yanlış adreste
aradığını hatırlatmak isterim.

Bizim Başbakan'a tavsiyemiz; şayet kovulma, sürgün, göç ve katliam
arayacaksa tam bir teslimiyetle peşine düştüğü Avrupa'nın sömürgeci tarihine
bakmasıdır.

Balkanlarda, yüzlerce yılda kök salmış evlad-ı fatihanın,  yıllar süren
ıstırap ve çileyle dolu, zulüm ve meşakkatle yüklü trajik yakın tarihini
incelemesidir.

İllaki eski defterler aralanacak ise bunu önce komşu ülkelerden ve kanlı
tarihin temsilcileri olan emperyalist devletlerden sorgulamaya başlamasıdır.

Bu kafa yapısı artık belli olmuştur. Bu, Lozan'ı sorgulayan, Sevr'i
imzalayan ve hatta Kurtuluş Savaşı verdiğimiz için pişmanlık duyan,
tarihimizi lanetleyen işbirlikçi zihniyetin günümüze kadar uzanmış tipik
örneğidir.

Bu marazi yorumların başka bir izah yolu kalmamıştır. Başbakan dilinin
altındaki baklayı artık çıkartmalıdır.

Başkalarının geçmişini örnek göstererek hakaret ettiği Türk milletinden
duyduğu utancın ve hatta hıncın tarihi, kültürel, etnik gerekçelerini ortaya
koymalıdır.

Bir Başbakan tarafından, mensubu olduğu milletin geçmişini her fırsatta
aşağılama alışkanlığının, milletinden utanarak her ortamda özür dilemeye
meyyal zayıflığın psikolojik nedenleri mutlaka kendi geçmişinde aranmalıdır.

Hangi siyasi görüşü taşırsa taşısın, bu kadar küçülmenin ve alçalmanın başka
hiçbir mantıklı ve kabul edilebilir izahı yoktur.

*Değerli Milletvekilleri,*

Bildiğiniz gibi, 2007 yılının ikinci yarısından itibaren ayak seslerini
duyuran kriz, finansman imkânlarını, iç ve dış talebi olumsuz etkileyerek,
ülkemiz iktisadi faaliyetlerinde ciddi bir tramvaya neden olmuştur.

İçinde bulunduğumuz zamana kadar krizin iyi yönetilememesi ekonominin her
alanında güven kaybını hızlandırmış, geleceğe dönük risk beklentilerini
yükseltmiş, hemen her sektörde ağır tahribat yaşanmıştır.

Endişemiz kısa ve orta vadede; krizden çıkışın kolay olmayacağı, ekonomik
zorlukların katlanarak artacağı şeklindedir.

Nitekim uzunca süredir gündemimizi meşgul eden ekonomideki sorunların
ortadan kalkacağına yönelik umut verici gelişmeler görülmemektedir.

Hükümetten bekledikleri atılımı ve tedbirleri görmekten umudunu kesen sivil
toplum teşkilatları krizi en az hasarla atlatabilmek, toplum üzerindeki
etkisini en aza indirmek için örnek bir çalışma başlatarak güç birliğine
yönelmişlerdir.

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği önderliğinde Türkiye'nin en büyük işveren
ve işçi örgütleri olan HAK-İŞ, TÜRK-İŞ, TESK, TİSK, KAMU-SEN, TİM, TÜSİAD ve
MÜSİAD'ın bir araya gelerek, "Kriz varsa çare de var" adı ile başlattıkları
ekonomik seferberlik, kuşkusuz ki krizin etkilerinin azaltılmasında
katkıları olacak sosyal ve ekonomik boyutlu önemli bir girişimdir.

Türkiye'nin yıllardır arzu ettiği işbirliği anlayışıyla işçi, işveren, esnaf
ve memurların el ele vererek, iç pazarı canlandırmayı, talep artışını
sağlamayı ve istihdama katkıda bulunmayı amaçlayan bu kampanyayı takdirle
karşıladığımızı ve desteklediğimizi açıklamak istiyorum.

Bağlı oldukları sivil toplum kuruluşlarının menfaatlerinin de üzerinde bir
ülke sevgisi ile hareket ederek, zorlukları aşmak için bir araya gelen ve
güçlerini birleştiren sivil toplum kuruluşlarını kutluyorum.

Dayanışma ve çalışmalarının milletimizin ve ülkemizin geleceği açısından
başarı ile sonuçlanmasını diliyor, başta milletvekillerimiz olmak üzere aziz
vatandaşlarımızı destek olmaya çağırıyorum.

Hükümeti, inisiyatif kullanarak milli bir dayanışma gösteren bu kuruluşlara
destek veremeye, talep ve beklentilerine yardımcı olmaya davet ediyorum.

Bugünkü konuşmama burada son verirken hepinizi saygılarımla selamlıyorum.

*www.etikhaber.com!*

--
''Milli sınırlar içinde bulunan yurt parçaları bir bütündür; birbirinden
ayrılamaz."  Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

'' Kendi kaderinizi çizecek kadar güçlü değilseniz, birileri sizin için
kaderinizi çizer, ve buna itiraz edemezsiniz. ''


    Yazarı yanıtla    Yönlendir  
İleti gönderebilmek için önce Oturum açmalısınız.
İleti gönderebilmek için önce bu gruba katılmalısınız.
İletinizi göndermeden önce lütfen abonelik ayarları sayfasında rumuzunuzu güncelleyin.
İleti göndermek için gerekli izne sahip değilsiniz.
İletilerin sonu
« Tartışmalara Dön « Daha yeni konu     Daha eski konu »

Grup oluştur - Google Grupları - Google Ana Sayfa - Hizmet Şartları - Gizlilik Politikası
©2009 Google