Tarihçinin Mutfağı
21.05.1998
21 Mayıs 1998 tarihli "Tarihçinin Mutfağı" söyleşimizin konuğu Doğan
Kuban idi.
Tarih Vakfı Genel Sekreteri Orhan Silier, toplantının açılış
konuşmasında, Prof. Doğan Kuban'ın en çok hayranlık duyduğu yanının,
konu ne olursa olsun, o konuda "dersini çalışma"yı, hazırlık yapmayı
hiçbir zaman ihmal etmemesi olduğunu belirtiyor: Bilim hayatımızda,
ben nasıl olsa bu konuyu biliyorum diye geçiştirmeyen, kendisinden ne
bekleniyorsa, -karşısındakine saygının gereği olarak- en dar zamanda
bile hazırlığını yapıp gelme kuralını yaşatan çok az sayıda kişiden
biri.
Kuban da bu değerlendirmeye katılıyor: "Gerçekten, hazırlanmadan
ömrümde hiçbir şey yapmadım, bence bu güvensizlikten değil. Çünkü ben
hazırlanmadan da bir şeyler yapabiliyorum artık, ama karşındakilerin
yararlanması için insanın düşüncesini sistematik olarak özetlemesi ve
onu -hatta üslubunu da düşünerek- dinleyicileri tahrik edecek, aynı
zamanda da teşvik edecek şekilde dile getirmesi lazım. Geçen gün,
ilkokul beşinci sınıf öğrencilerine gelecek hakkında bir konuşma yap
dediler, 30 sayfa yazı yazdım. Bu bir tabiat. Serbest konuşan, çok
güzel konuşan insanlar da çok dünyada; ben belki öyle becerikli de
değilim, bilmiyorum."
50 YILLIK MESLEK YAŞAMI
Tarihçinin Mutfağı toplantılar dizisinin ilk konuğu olan Doğan
Kuban'ın "tarihçi"liğinin nereden geldiği sorulabilir. Karşımıza şöyle
bir biyografi çıkıyor:
1926 Paris doğumlu olan Kuban 1949'da İTÜ Mimarlık Fakültesi'nden
yüksek mühendis mimar olarak mezun olmuş, üç yıl sonra da aynı
fakültede akademik kariyerine başlamış. 1958'de doçent, 1965'te
"Anadolu-Türk Mimarisinin Kaynak ve Sorunları" adlı çalışmayla
profesör olmuş. İTÜ'de Mimarlık Tarihi ve Rölöve Kürsüsü, Mimarlık
Tarihi ve Restorasyon Kürsüsü ve son olarak da Restorasyon Anabilim
Dalı başkanlığı yapmış. 1974-1977 yılları arasında İTÜ Mimarlık
Fakültesi Dekanlığı ve 1971-1977'de İTÜ Senatosu üyeliği görevinde
bulunmuş. 1974'te İTÜ Mimarlık Fakültesi'ne bağlı olarak Mimarlık
Tarihi ve Restorasyon Enstitüsü'nü kurmuş ve başkanlığını yürütmüş.
Kuban'ın yürüttüğü görevler arasında, 1968-1981 arasında Eski Eserler
ve Anıtlar Yüksek Kurulu üyeliği, 1981-1983 arasında aynı kurulun
başkan yardımcılığı, 1991-1993 yılları arasında da İstanbul 3 Numaralı
Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu başkanlığı var. Koruma ve
restorasyon çalışmaları arasında İstanbul'da Kalenderhane Camii,
Tahtakale Hamamı ve danışmanlığını yaptığı Bozdoğan Kemeri ile kara ve
deniz surlarının iki bölümünün restorasyonu ve 1992-1993'te başlayan
Kazakistan'daki Ahmet Yesevi Türbesi restorasyon projesi danışmanlığı
sayılabilir. Kuban İstanbul, İzmir, Gaziantep, Safranbolu, Kastamonu
kentleri ve Lefkoşa kent merkezi için koruma planı da hazırlamış.
Aldığı ödüller arasında, 1990'da I. Ulusal Mimarlık Yarışması
kapsamında TMMOB-Mimarlar Odası Mesleğe Katkı Ödülü, aynı yıl, Kültür
Bakanlığı tarafından verilen Kültürel Mirasın Korunmasına Hizmet
Ödülü, Tübitak Hizmet Ödülü ve 1998'de (Sinan'ın Sanatı ve Selimiye
adlı kitabıyla) Aydın Doğan Sosyal ve Beşeri Bilimler Ödülü
sayılabilir.
1990'da İstanbul Alman Arkeoloji Enstitüsü muhabir üyeliğine ve
1994'te Amerikan Mimarlar Enstitüsü onur üyeliğine seçilen Kuban'ın
mimarlık ve sanat tarihi konularında çeşitli dillerde yazılmış çok
sayıda kitap, araştırma ve makalesi var.
"NASIL TARİHÇİ OLDUM?"
1953'te Prof. Paulo Verzone ders verirken, asistanı Doğan Kuban çeviri
yapıyor. Üniversitede mimarlık eğitimi gören Kuban, "Ancak profesyonel
olarak 50 yılımdan sonra kendime tarihçi olarak bakabilirim" diyor.
"Belki de bu kadar mütevazı olmam da gerekmez, çünkü uzun yıllarımı
büyük tarih ve sanat tarihi kitaplıklarında geçirdim. Dün akşam
hesapladım, dört buçuk yılım dünyanın en büyük sanat tarihi ve tarih
kitaplıklarında okuyarak geçmiş. Ayrıca yabancı ülkelerde sanat tarihi
ve tarih derslerinin sürekli dinleyicisi ya da anlatıcısı oldum.
Tarihçi diplomam eksik, ama tarihçi olmak için gerekli bütün
aşamalardan geçtim. Bana önce bir mimarlık tarihçisi ve kent
tarihçisi, sonra bir sanat tarihçisi, sonra bir kültür tarihçisi
olarak bakılabilir."
Kuban'ın tarihe ilgisi çocukluğundan başlıyor. Babası yurtdışında
eğitim görmüş, birkaç dil bilen, tarih okuyan ve tarih yazmaya hevesli
bir subay. Çocuklarına da Osmanlı tarihinden adlar koymuş: Doğan
Kuban'ın adı Niğbolu Kalesi kumandanından, kardeşininki de Yıldırım
Bayezıd'dan geliyor. Küçük yaşta tarih kitaplarını büyük bir heyecanla
okuduğunu hatırlıyor. Tarihçiliği Teknik Üniversite'de mimarlık
tarihi, sanat tarihi dersleri vermekle başlıyor, ama bununla da
kalmıyor: Üniversitenin devrim tarihi hocası ölünce, fakülte yönetimi
dışarıdan yeni birisinin gelmesini istemiyor, sen zaten tarihçisin,
gel şu devrim tarihini de sen anlat diyor; devrim tarihi derslerini
vermek de Doğan Kuban'a düşüyor.
Kuban mimarlık veya sanat tarihçisiyle tarihçiler arasındaki farkı
şöyle anlatıyor: "Aslında ben bir maddi çevre tarihçisiyim; yani
yapılar ve onların yarattıkları kompleksler, giderek kentler benim
temel inceleme konularım. Bunların daha iyi anlaşılması için başta
artifact'ları inceliyorum, ondan sonra onların çevresindeki daha küçük
artifact'ları inceliyorum, ondan sonrada onları meydana getiren
ortamın bütün koşullarını öğrenmeye çalışıyorum. Zaten artifact'tan
çıkıp da 'ortamın koşulları' der demez, derhal tarihçinin alanına
giriyorsunuz."
"BİZİM SAVAŞ ATIMIZ ARTIFACT'LARDIR"
Doğan Kuban, arşivlerle durumunuz nasıl diye bir soruyu ise "Ben
arşive çok az girdim" diye yanıtlıyor: "Torino Üniversitesi'nden
Teknik Üniversite'ye gelmiş, benim asistanlığını yaptığım Paulo
Verzone adlı bir mimarlık tarihi hocamız vardı. O, 'bizim savaş atımız
artifact'ların kendisidir' derdi. Doğrusu benim de savaş atım hep
oydu; yani benim objem binanın kendisi, yapıtın kendisi. Eğer onu
anlamakta zorluk çeken bir durum yahut onu anlamayı tamamlayacak bir
durum olursa o zaman arşive de gidebilirim. Ama arşiv çalışmasını hiç
sevmedim. Selimiye Camii'nde 4 yıl çalıştım. Rölövesini yapmak için
her sene 3 ay gidip, o zaman işgal edilmemiş olan medresesinde yattım.
12 ay çalıştım ve rölövesini tamamlayamadım; zaten o zaman elimizde ne
fazla para, ne de alet vardı, gene de sadece Selimiye değil, Edirne
içinde birçok yapı belgeledik. Selimiye ile ilgili yayımlanmış
belgelerin hepsini okudum, ama eğer ben Selimiye ile ilgili arşiv
çalışması yapmaya kalksaydım bir 12 ay değil, belki 120 ay
gerekebilirdi. Onu da ben yapamazdım. Türkiye'deki artifact'ların yapı
alanındaki kalanların sayısını ve Süleymaniye'nin bile rölövesi
yapılmamış bir yapı olduğunu düşünecek olursanız, bir mimarlık
tarihçisinin gidip de arşivde ıkına sıkına yazı okumaya çalışması pek
pratik sayılmaz. Ben tarihçileri de biliyorum, arşive girdikleri zaman
iki, üç sayfayı alırlar, bir ayda ancak onu çözerlerdi. Ben böyle bir
çalışma için hazırlanmadım ve hiçbir zaman da o anlamda bir tarihçi
değilim, ben artifact'ların tarihçisiyim."
TARİHİ ESERDEN TARİHE
Tarihi eserle tarih arasındaki ilişki konusunda Doğan Kuban şöyle bir
noktaya da değiniyor:
"Divriği Ulu Camii ve Mengücekoğulları ile ilgili bilgilerin tümü 3-4
paragrafı geçmez, ama Divriği Ulu Camii hakkında ben bir sömestr süren
ders verdim ve yakında yayımlanacak olan bir kitap yazdım. Eğer
Divriği Ulu Camii şimdi ortada olmasaydı, üç tane kitabeyle, iki tane
tarihi bilgi olsaydı, Divriği Ulu Camii diye bir şeyin tarihi de
olmazdı, yorum da yapılamazdı. Şimdi Divriği Ulu Camii hakkında 10
cilt de kitap yazılabilir. Tarihçiler bunu pek sevmeyebilirler, ama
ben yapının kendisini doğrusu onun hakkındaki belgelerden daha önemli
bulan bir adamım, yahut öyle bir kuşakta yetiştim. Ama tabii her
artifact da biçiminden öte birtakım nitelikler içerir. Birincisi, o
biçimi saptayan bir amaç vardır ve o amacı da toplum saptar, o amacın
içinde simgesel nitelikler de vardır. Toplum saptar dediğiniz zaman, o
amacı toplumun nasıl saptadığını saptamak, yani tarihçi olmak
zorundasınız. Ondan sonra o simgenin nasıl oluştuğunu saptamak da yine
genel kültür tarihi içinde gene tarihçinin işidir, bunu da gene
tarihçi gibi düşünerek yahut da mevcut olan verilere dayanarak yapmak
zorundasınız. Bir de bütün bu nesneyi ortaya çıkarmak için kullanılan
teknik olgu var, teknik olgu bizim için en önemli yorum öğelerinden
biri; çünkü yapıyı betimlemeden önce yapı teknolojisinin niteliklerini
bilmeniz gerekir. Teknolojik olgu toplumsal varlığın ekonomik ve
kültürel belirli bir aşamasına tekabül ediyor. O alana girer girmez,
yani tekniğin var oluşu ve onun ekonomik ilişkileri gibi konulara
girdiğiniz anda, yine tarihçi olmak zorundasınız. Dolayısıyla ben gide
gide onu öğrenmek, bunu öğrenmek için ekonomik tarih veya daha başka
alanlarda bilgi sahibi olmaya çalıştım. "
İLK ÇALIŞMA BAROK ÜZERİNE
Doğan Kuban'ın ilk çalışması "Türk Barok Mimarisi Üzerine Bir Deneme"
adlı yapıtıdır. Aslında bu konuyu kendisi seçmez. Okuldan sonra
askerliğini bitirince asistan olmaya karar verir. Mimarlık tarihi
asistanı olmak istediğini söylediğinde herkes şaşırır. Bir mimar
çıkacak da mimarlık tarihi asistanı olacak! Verzone'ye yollarlar.
Verzone, Doğan Kuban'ın asistan olmadan önce bir araştırma yapmasını
ister. "Sizin ülkede barok çeşmeler var, camiler var. Şimdi git bu
konuda bir araştırma yap, yaz getir" der. Kuban'ın fotoğraf makinesi
bile yoktur. Birilerine fotoğraf çektirerek, biraz da kitaplardan
falan keserek küçük bir çalışma hazırlayıp Mimarlık Tarihi profesörü
Verzone'ye götürür. Hoca beğenir, "Senin tezin de barok olsun" der.
"Barok üzerinde çalışmaya başlayınca o zaman bütün cehaletimi
öğrendim, çünkü barokun arkasında koskocaman bir tarih var. İşin
tuhafı bizde barok diye bilinen, erken 18. yüzyıl mimari bezemesi,
Rokoko kökenlidir. Aynı dönemde barok etkiler de girmiş. Rokoko'yu da
doğrudan doğruya Türkler Avrupa'dan getirmişler, çizilmiş modeller
olarak. Sonra Fransız mühendisleri getirmişler. Yirmisekiz Çelebi
Mehmed Efendi'den bu yana bütün o bezemesel biçimleri temelde
Fransa'dan almışız. Bu, akıl almaz hızla olmuştur; 1735'ten sonra
Türkiye'de hiç kimse klasik bezeme neredeyse yapmamış. Saray nasıl bir
tutkuyla bu yeniliklere yapışmış, benim aklım hâlâ ermiyor. Orada
tarihçilerin biraz daha kurcalamaları gerek: Nasıl oluyor da bu kadar
kudretli eski bir gelenek birdenbire böyle bıçakla kesilmiş gibi
yerini başka bir üsluba bırakıyor? Ben o zaman tezimi yapmam için
barokla birlikte Fransız rokokosunu öğrenmem gerektiğini anladım.
Ondan sonra da Türkiye ile ilgili ne yazacaksam, önce Batı
literatüründe bu konuda yazılmış olan şeyleri yahut ona paralel
olanları okuyarak, o konudaki kavramları inceleyerek, kendimi
yetiştirdim, diyebilirim."
İTALYA'DA DOÇENTLİK TEZİ İÇİN ARAŞTIRMA
Yeni kurulmuş bulunan Teknik Üniversite'nin akademisyen yetiştirmekte
eli çok açıktır. Bir şeyler öğrensin, tezini yazsın diye herkesi
Avrupa'ya yollarlar. Kuban'ı da barok konusundaki tezini bitirir
bitirmez İtalya'ya gönderirler. İtalya'nın seçilmesinde Verzone'nin
İtalyan olmasının etkisi vardır. Ancak, hangi üniversitede, hangi
alanda çalışacağı bile belirlenmemiştir. İtalya'da mekân fikrinin en
gözde isimlerinden biri olan eleştirmen ve mimar Bruno Zevi'yi
Roma'daki evinde ziyaret eder. Sohbet sırasında doçentlik tezinin
konusu da kendiliğinden ortaya çıkar: Büyük Osmanlı iç mekân
mimarisiyle, Rönesans'ın benzer iç mekân mimarisinin
karşılaştırılması.
Roma'da sanat tarihi, arkeoloji kitaplığına dalar. Orada bir yıl
boyunca kütüphanenin açılış saatinden kapanış saatine kadar kitap
okur. İtalya Rönesansıyla ilgili eserleri görmek için dolaşır. Hocası
Verzone'yi örnek almıştır: "Ortaçağ ve Bizans mimarisi uzmanıydı.
Sabahtan akşama kadar masa başında oturur, mütemadiyen katalog, kitap
karıştırır; alan çalışması yapacağı zaman da keçi gibi sabahın
altısından, akşam dokuza kadar sokakta, dağda, bayırda çalışırdı.
Ondan bir bilim adamı, bir mimarlık tarihçisi nasıl olur, neyle
ilgilenir, nasıl alan çalışması yapılır, onu öğrendim."
"Osmanlı Klasik Mimarisi'nde İç Mekân Teşekkülü" adlı tezimi 1955'te
tamamladım. Ondan sonra da bütün ömrüm mimarlık tarihi yazmakla geçti.
Fakat başka bir yönde de şanslı olduğumu sanıyorum: Verzone ülkesine
döndükten sonra, okulun beş sınıfında da modern mimariye kadar bütün
dersleri verirdim. Bunları, İtalya'da gördüğüm, izlediğim deneyimle
sadece rutin bir konu işleme şeklinde değil, gerçekten dönemin
tarihini derinlemesine inceleyip dönemin sanat kuramlarını
inceleyerek, çok çalışarak, önce kendim öğrendim, sonra o bilgiyi hep
karşılaştırmalı yöntemlerle öğrencilere aktarmaya çalıştım. Başka bir
deyişle, dersleri verirken ben kendimi de yetiştirdim. Ben bir
otodidaktım. Çünkü sanat tarihçisi değilim, tarihçi de değilim,
mimarım. Herhalde hiç kimse benim kadar zorlanmamış, belki de benim
kadar çalışmamıştır. Öte yandan otodidakt olmayan bilgin'in varlığına
da pek inanmam, yani bilgi şeyh'ten menkul almaz."
AMERİKA'NIN KÜTÜPHANELERİNDE
Doğan Kuban daha sonra ABD'de Fulbright bursu kazanır. Mimarlık
tarihçisi, sanat tarihçisi olmaya azmettiği için 1962'de doçent olarak
Michigan Üniversitesi'nde sanat tarihi bölümüne gider. Orada
Amerika'nın en büyük kütüphanelerinden biri ve Amerika'daki İslam
sanatı araştırmalarının önemli bir merkezi kendini beklemektedir.
Michigan'daki günlerini, ara sıra ders verse de, Farsça dahil daha çok
öğrenmekle geçirir. Doçentliğini vermiş olmasına karşın öğrenci gibi
birçok derse girer. Kütüphaneyi de sabahtan gece yarısına kadar
kullanır. Bir yıl sonra dünyanın en ünlü Bizans araştırmaları
merkezlerinden biri olan Dambarton Oaks'da çalışması için teklif
gelir. Harvard'dan burs alarak bir yıl orada Anadolu Bizans Mimarisi
üzerine çalışır. Dünyanın en önemli Bizans kitaplığında bir yıl
süreyle Türkiye'ye ait ne varsa okumaya çalışır. Türkiye'deki
Hıristiyan mimarisi üzerine bir de katalog hazırlar.
Üç yıl boyunca dünyanın en büyük kitaplıklarındaki bu öğrenme süreci,
1965'teki profesörlük tezini getirir: "Anadolu Türk Mimarisinin Kaynak
ve Sorunları". Türklerin Anadolu'ya gelişi ve geçiş yollarındaki ve
Anadolu'daki uygarlıklardan etkilenişi de ele almaktadır. Tabii Bizans
mimarisi gibi Ermeni mimarisi de incelenmektedir. Profesörlük tezi
jüride çok beğenilir, ama bir jüri üyesi, kitabın bütününe değilse
bile kitaptaki Ermenilerle ilgili bölüme itiraz eder: "Kitapta 29 defa
Ermenilerden bahsediyor" der.
AYDINLANMA SÜRECİ
Ondan sonra yazdığı her kitap bir problematik üzerinedir ve -Türk,
İslam ve dünya tarihi konularında- bir tür aydınlanma sürecinin de
sonucudur.
"Kanımca bütün yapıtlarım, Osmanlı, Türk ya da İslam mimarisinin ya da
sanatının henüz yanıtlanmadığını düşündüğüm bir temel sorununa
kendimce bir açıklık getirmek üzere yazılmıştır. O nedenle hep genel
sorunlar üzerinde düşünerek vakit geçirdim. Gerçi, Selimiye ya da
Divriği gibi yapıların bütün ayrıntıları ya da İran tonoz
konstrüksiyonu üzerine derinlemesine inceleme yaptım; kitap da
yazdım.
İslam, Osmanlı hatta dünya tarihlerinin yerleşik Batı kökenli
historiografisini, yöntemleri ne kadar sağlıklı olursa olsun, eksik
buldum hep. Historiografi ile onun yapıldığı ortam arasında açık ve
doğrudan bir ilişki var. Onun için tarih, sanat tarihi, kültür tarihi
hepsinin kendi dünyamız için başka parametreler ve duyarlılıkla
yapılması gerek. Fakat bu söylem daha yaratılmadı."
FİŞ TUTMA ALIŞKANLIĞI
Somut olarak nasıl çalışırsınız, örneğin not mu tutarsınız, fişler mi
düzenlersiniz şeklindeki bir soruyu Doğan Kuban, 12 Mart dönemine
ilişkin ilginç bir anısıyla yanıtlıyor:
"Fişle çalışırım. Alfabetik fişler düzenlerim. O sıralarda üniversite
hocalarının evlerini basıyorlardı, bizim evi de bastılar. Köşk gibi
bir yalıda oturuyorduk. Gece saat yarımda birdenbire geldiler. Her
tarafı ararken, bizim yatak odasına da geldiler. Odada kutu kutu
fişler var. Memurlardan biri fişleri masa üzerine yaydı. Zarfın
üzerinde "İstanbul karışık" yazıyor, Ermenice, Rumca, Almanca,
Fransızca, her dilden fiş var. Memur, "Komutanım, 'İstanbul karışık'
diye bir şey buldum" dedi. Komutan da birden heyecanlandı. Karıştırdı,
karıştırdı. Tam çıkaramadı, bana baktı. Ben, "İstanbul tarihini
yazıyorum; bunlar sınıflandırılmamış fişler" dedim.
Ben fişlerle çalışırım. Bunlar hem yapıtları, hem konuları, hem de o
konularla ilgili aldığım notların ayrıntılarını içerir. Önce elle
yazarım, bir kez, iki kez, beş kez yazdığım olur. Hızlı yazarım,
aklıma ne gelirse yazarım. Ondan sonra bir daha yazarım, bir daha
yazarım, bir daha, bir daha. Sonra daktiloya çekerim. Şimdi bilgisayar
ile yapıyorum o işi; ama gene de elle yazmayı yeğlerim. Çünkü düşünce
ile yazan el arasında uzun yıllar organik bir bağ kurulmuştur. Kafam
elimden hızlı çalışır. Düşünürken yazarım, yazarken düşünürüm; aklıma
bir gelsin, arkasını hemen getiririm, çünkü kafam öyle çalışmaya
alışkın.
Kuşkusuz bizde fotoğraf da çok önemli. Ben bütün ömrümce slayt çektim.
Belki otuz bin tane slaytım var, dünyanın her tarafından. Slayt
çekerken derste onun için ne söyleyeceğimi de birlikte düşünürüm.
Didaktik amaçlı çekerim, ama estetiği de göz ardı etmem.
Defter defter, dosya dosya yazar ve çok kitap okurum. Okuduğum
kitapların altlarını çizerim. Büyük kitapların özetlerini çıkarırım;
gençken daha fazlaydı, şimdilerde azaldı; bir bölümünü de attım
galiba, çünkü koyacak yer kalmadı. Üç dört lisanda okuduğum için her
lisandan özetler vardır. Fakat bunun çok iyi bir sistem olduğunu
sanmıyorum. Okuduğum kitabı altını çizdiğim ya da özetlediğim için bu
notu nasıl olsa ben bulacağım diye yazarım, yanına sayfasına falan
bakmadan yazarım, ondan sonra o yığıldığı zaman 200 sayfa, 300 sayfa
artık o notların sayfa numaralarını bulmak için akla karayı seçerim.
Ama yazarken kafam çok hızlı çalıştığı için her cümle ya da paragrafta
dipnot yazmak için duramam."
http://www.tarihvakfi.org.tr/icerik.asp?IcerikId=49 Tarih Vakfı