[image: [mondlicht63259un4ae7qo5mv4[1].jpg]]
*Yıl, 1935. Yer, Eskişehir, Odunpazarı semti. Karşı karşıya iki mektep var.
Birisi lise mektebi, birisi de Medrese-i Yusufiye. Lise mektebin avlusunu
dolduran elli-altmış kadar kız talebe, cumhuriyet bayramı kutlamaları için
gösteri çalışmaları yapıyorlar. Gençliğin verdiği coşku ve enerji ile,
çığlıklar atıp, oyunlar oynuyorlar. Onlar, hayatlarının baharında, bir çiçek
gibi açılmış, etraflarına neşe ve sevinç saçıyorlar. Ama neticede her biri
bir çiçek olduğu için, bir süre sonra solup gideceklerini, kuruyup
döküleceklerini düşünmüyorlar. Onlar düşünmüyorlar ama, onları düşünen
birisi vardır.
Lisenin karşısında bulunan medrese-i Yusufiyede ise, iman ilmi, tahsil
ediliyor, ebedi saadet dersleri veriliyor. İşte bu medresenin demir
parmaklıkları arkasında bir ihtiyar vardır. Lise mektebinin bahçesindeki
gençleri seyretmekte, onların geleceğini düşünmekte ve hazin hazin
ağlamaktadır. Bir yandan bayram sevinci ve gençlik coşkusu içinde gülüp
eğlenen gençler, öbür tarafta onların güldüğüne ağlayan yaşlı bir adam.
Yaşlı adam, gurbettedir. Kimsesizdir. Hiçbir dünyalık malı, mülkü, evladı,
iyali yoktur. Üstelik, hiçbir suçu olmadığı halde hapse atılmış, her türlü
insanî haklarından mahrum edilmiştir. Ama, bir gün olsun, kendisi için ne
endişe etmiş, ne üzülmüş, ne de ağlamıştır. Çelik gibi iradesi, kaya gibi
metaneti, Hz Eyyüp A.S. gibi sabrı vardır. Ama o adam, şimdi bir çocuk gibi
ağlamakta, gözyaşları dökmektedir. Yanına gelip, neden ağladığını soranlara
ve kendisini teselli etmek isteyenlere de, “ beni yalnız bırakınız, gidiniz”
diyerek, yanından uzaklaştırır. Bir müddet kalbindeki hüzün ve gözündeki yaş
ile baş başa kalır.
Yaşlı adam, gençlerin görmediğini gördüğü için, onların bilmediklerini
bildiği için ve onların anlamadıklarını anladığı için ağlamaktadır. Sanki
demir parmaklıklar arkasında bir sinema perdesi kurulmuş, gençlerin geleceği
perdeye aktarılmıştı. Yaşlı adam da şimdiki gençlerin elli sene sonraki
hallerini bu perdeden seyretmektedir. Gördükleri ise, gerçekten hüzün verici
ve ağlatıcı sahnelerdir.
İstikbal sinemasının ibret sahnelerinde neler gördüğünü kendi ifadesinden
okuyalım: “Ve gördüm ki, o elli altmış kızlardan ve talebelerden kırk
ellisi, kabirde toprak oluyorlar, azap çekiyorlar. Ve on tanesi, yetmiş
seksen yaşında çirkinleşmiş, gençliğinde iffetini muhafaza etmediğinden
sevmek beklediği nazarlardan nefret görüyorlar kat’î müşahede ettim. Onların
o acınacak hallerine ağladım.”
“Bilmek ağlatır, bilmemek aldatır.” Eskişehir hapishanesinin demir
parmaklıkları arkasından bakıp, elli sene sonrasını gören, bunu da “ kat’î
müşahede ettim” diyerek gördüklerinin hayal değil hakikat olduğunu ifade
eden Bediüzzaman Hazretleri, bildiklerine ve anladıklarına ağlamaktadır.
Peygamber Efendimiz (S.A.V.), “Benim bildiklerimi siz bilseydiniz, az güler
çok ağlardınız” buyuruyor. Allah’ın dostu, Habibi, kâinatın yaratılış
vesilesi, insanların en üstünü, Kur’an’ın methettiği, meleklerin gıpta
ettiği birisi, hayatta kahkaha ile gülmemiş, hep tebessüm etmiş ama yüzünde
tatlı bir hüzün halini de hiç eksik etmemiştir. Demek ki insanın gülmek için
pek az sebebi varken, ağlamak için çok sebebi vardır. Bunu ancak bilenler
anlar, onun için de anlayanlar ağlar.
Hayatta kahkahayla gülen insanlar çok olduğu gibi, hüngür hüngür ağlayanlar
da çoktur. Kız arkadaşı kendini terk ettiği için ağlayan gençlere, işini
kaybettiği için ağlayan orta yaşlılara, bir kaza veya tabiî afet sonucu
malını ve parasını kaybeden ihtiyarlara sık sık rastlarız. Halbu ki,
gözyaşları bu kadar değersiz şeyler için akıtılmayacak kadar kıymetlidir. Bu
gözyaşları, Allah yoluna dökülürse, kalp ve gönül kirlerini yıkamak için
sarf edilirse, cehennem ateşini söndürmek için akıtılırsa, o zaman ağlamanın
bir anlamı olur. Bu gözyaşlarının her damlası, Allah katında çok değerli bir
inci gibidir. Allah için ağlayanlara melekler şöyle dua ederler: “Allahım,
ağlayanı ağlamayana şefaatçi kıl.”
Nefis ve dünya hesabına ağlayanların gözyaşları ise, geçersiz akçe gibi
kıymetsizdir. Hiç kimsenin işine yaramaz, ağlayana da bir şey kazandırmaz.
Onların ağlamaları, çocukların kırılan bir oyuncak için ağlamalarından
farksızdır.*
--
Balık ne kadar büyük olursa olsun ağı çeken eller daha güçlüdür... Balık
değil balıkçı olduğumuzu hatırlayalım ve unutanlara hatırlatalım yeter...
http://groups.google.com.tr/group/balbocugu?hl=tr
ﻛ є η ط ц ĸ α ℓ ط í η ط í я τ α иє s í s í η . . .