Google Gruplar Giriş
Yardım | Oturum açın
BİRAZ UZUN AMA HEPSİ SAĞLIĞIMIZ İÇİN .İNŞALLAH YARARLI OLUR .. BAYAT SELAMLAR
Şu anda bu grupta ilk sırada gösterilen çok fazla sayıda konu var. Bu konuyu ilk sırada göstermek istiyorsanız, bu seçeneği başka bir konudan kaldırmalısınız.
Talebiniz işlenirken bir hata oluştu. Lütfen tekrar deneyin.
bayrak
  1 ileti - Tümünü daralt
İleti gönderdiğiniz grup bir Usenet grubudur. Bu gruba ileti gönderdiğinizde İnternetteki herkes e-posta adresinizi görecektir.
Yanıt iletiniz gönderilmedi.
Gönderdiğiniz ileti yöneticiler tarafından onaylandıktan sonra görüntülenir
bayat bayat  
Profili göster
 Diğer seçenekler 11 Ekim, 22:23
Kimden: bayat bayat <baya...@hotmail.com>
Tarih: Sat, 11 Oct 2008 19:23:12 +0000
Yerel: Ctesi 11 Ekim 2008 22:23
Konu: BİRAZ UZUN AMA HEPSİ SAĞLIĞIMIZ İÇİN .İNŞALLAH YARARLI OLUR .. BAYAT SELAMLAR

Kanola Yağı Ve Kanser Riski!Kanola Yağı, Kolza bitki tohumlarının genetik yolla ıslah edilmesi ile elde edilmiş tohumlardan üretilen bir yağ çeşididir. Kozla ise gıda yağ bitkilerinin içinde en fazla zehirli olanıdır. Öldürücü zehirli olduğu için Böcekler onu yemezler.. Kanada tarafından geliştirilip dünyaya tanıtıldığından dolayı 'Canadian oil, low acid' kelimelerinin başlangıç harflerinin birleştirilmesinden oluşturulan canola(kanola) ismi ile yayılmıştır. Kolza yağı uzun yıllar makinalarda ve bilhassa buharlı makinalarda yağlama maddesi olarak kullanılmıştır. İkinci Cihan harbinden sonra yenebilir yağ yapımına yönelinmiş 1950 li yıllarda marketlerde satılmaya başlanmışdı. Ancak hayvanlar üzerinde yapılan deneyler insan sağlığında kalp hasarlarına sebep olduğunu ortaya koydu. Bunun üzerine bazı ülkelerin araştırmacıları bu yağın kullanılmasının tehlikeli olduğunu bildirdiler. Yıllar gittikçe kötüye gidiyor. Kozla (kanola)yağı, insanda ve hayvanda amfizem solunum sıkıntıları, kansızlık, kabızlık, aşırı duyarlılık ve körlük sebebi olabiliyor. Yasak edildiği tarihte İngiltere ve Avrupada 1986-1991 arasında sığır, koyun vs gibi büyükbaş hayvanların yemlerinde kozla yağı kullanılmakta idi. O dönemde hızla DELİ DANA hastalığı başgöstermişti. Kanola yağının etkileri konusunda fareler üzerinde yapılan çalışmalar pekçok problemleri göstermiştir. Farelerde kalp, böbrek, böbrek üstü ve trioid bezlerinin yağlı dejenerasyonu gelişme göstermiştir. Diyetlerinden kanola yağı çıkarıldığı zaman birikimler eriyor,fakat organlardaki hasarlı dokular geride kalıyor. Kanola yağı bağışıklık sistemini de zayıflatıyor. Bu yağda yoğun bir şekilde bulunan erusik asitin akciğer kanseri ile bağlantıları üzerinde durulmaktadır. Sinir ve kan dolaşım sistemlerinde de zararlı etkileri olduğu bildirilmektedir. Zararlı etkilerinin kanola yağının doğrudan bir trans yağ asidi oluşu ile ilişkilendirilmektedir. Bu yağlar kullanılarak üretilen margarinlerin daha da büyük bir risk taşıyacağı ifade edilmektedir. Diğer yandan, Kanola tohumlarının genetik yapısı üzerinde oynanarak daha düşük erosik asit oranlı yağ elde edilmeye çalışılmakta olduğu bildirilmektedir. Problem, çok ucuz olduğu için, haberimiz olmadan ekmekte, margarinde ve her çeşit işlenmiş gıdada kanola yağının kullanılmış olabileceğidir. Burada tüketici olarak bizim uyanık, bilgili ve sorgulayıcı olmamız önemlidir. Böylece gıdalarımızın içerisine katılabilecek bu gibi zararlı katkıların bilgisini önceden temin etmiş oluruz. Sağlıklı olmadığı için, Yemek yağı ve salata yağı olarak kanola yağı kullanmaktan kaçınmalıyız. Bugün için bu yağdan ve türevlerinden uzak durmanın daha uygun olacağını düşünüyoruz.

Bozuk gıdaları anlama yolları Hemen hergün sofralarımıza gelme ihtimali bulunan bozuk gıdaları anlamanın yollarını uzmanlar açıkladı..Ciddi sağlık sorunlarına hatta zehirlenmelere yol açabilecek bozulmuş gıdaların, dış görünüşleri ve tatları, tazelik ya da bozulmuşlukları hakkında ipucu veriyor.Uludağ Üniversitesi Veteriner Fakültesi Besin Hijyeni ve Teknolojisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Tayar, yaptığı açıklamada, bozulmuş ya da mikrop bulaşan gıdaların zehirlenmelere, hatta ciddi sağlık sorunlarına yol açabileceğini söyledi.Tarımsal Kalkınma Vakfı ve Konya Büyükşehir Belediyesince yürütülen 57 bin 630 avro bütçeli AB destekli Gıda Tüketicisini Koruma ve Bilinçlendirme Projesine bilimsel destek verdiklerini hatırlatan Prof. Dr. Tayar, gıdalarda bozulma şekilleri bilinirse güvenli gıda tüketiminin sağlanabileceğini ifade etti.Bazı gıdalardaki bozulmanın dış görünüşü ve tadıyla anlaşılabileceğini kaydeden Tayar, şunları söyledi:''Bozulmuş balık kötü koku, küflü tat, koku ve renk değişikliği ile tespit edilebilir. Turşu gibi fermente gıdalardaki acı tat, renkte kararmalar ve kötü koku, çiğ sütteki ahır kokusu, balık, sabun, acı, ekşi, yanık ve malt tatları, mavi-sarı, kırmızı renk oluşumu, sünme ve köpürme bozulma olduğunu gösterir. Bozulmuş ekmekte sünme ve küflenme, etlerde dış yüzeyinde yapışkanlık, renginde bozulmalar, ekşime ve kokuşma görülür. Kabuklu deniz hayvanlarında bozulma kötü koku ve ekşime, konserve gıdalarda kapakların şişmesi, ekşi ve acı tatlar, asidik ve kötü kokular, renkte kararmalarla anlaşılabilir.''Meyvelerdeki bozulmanın çeşitli renkte çürümelerden rahatlıkla tespit edilebileceğini ifade eden Tayar, peynirde acı tat, gaz oluşumu nedeniyle delikli yapı, çeşitli renk oluşumlarının ürünün bozulmuş olduğunu gösterdiğini bildirdi.Reçel ve marmelattaki ekşime ve köpürme, sucukta yapışkan tabaka oluşumu, kokuşma, ekşime ve yeşil renk oluşumunun bozulmayı işaret edeceğini belirten Tayar, ''Taze sebzedeki yapışkanlık, çürümeler ve ekşime, tereyağındaki acılaşma, ekşime, çeşitli tat bozuklukları, kötü koku, siyahlaşma, mavi-siyah lekeler, pembe-kırmızı, mavi ve yeşil renkler bozulma olduğunu gösterir'' dedi.Prof. Dr. Tayar, yoğurtta görülen ekşime ve köpürmenin bozulmayı göstereceğini vurgulayarak, yumurtadaki bozulmanın akının yeşilimsi olması, sarısında siyah çürüklük, kırmızımsı, pembe renkli çürümeler, küflü ve kötü kokuyla anlaşılabileceğini bildirdi.

Şeker hastalarının kullandığı sakarin ve aspartamın ithalatı, sekiz yılda 13 kattan fazla arttı. Sakarin ve aspartamın yüzde 95’i gıda sektöründe kullanılıyor. Ucuz olduğundan baklava, reçel, bisküvi, kola, çikolata sektöründe kontrolsüzce yaygınlaşıyor. Şekerin yerini almaya aday yapay ya da kimyasal tatlandırıcılar, gündelik hayatta kontrolsüzce yaygınlaşıyor. Şeker hastaları ve yüksek kiloluların tedavi amaçlı kullandığı aspartam ve sakarin gibi tatlandırıcılar, artık gıda sektörünün vazgeçemediği ürünler arasına girdi. Özellikle ramazan ayında tatlı, şekerleme ve çikolata tüketiminin artmasına paralel olarak kimyasal tatlandırıcıların tüketimi de artıyor. Şekerden yüzlerce kat daha tatlı olan alternatif tatlandırıcıların 20 kuruşluk miktarı, 2 YTL civarındaki bir kilogram şekerin işlevini görüyor. Amerika’da bir dönem yasaklanan, kansere neden olduğu iddia edilen, diyetisyen ve doktorlar tarafından kullanılmaması tavsiye edilen yapay tatlandırıcılar, İstanbul Eminönü’ndeki tezgâhlarda bile açıktan satılıyor. Son sekiz yılda kimyasal tatlandırıcıların ithalatı 13 kattan fazla arttı. Her yıl bu artış katlanarak devam ediyor. Elbette bu artışın altında sağlık alanındaki ihtiyaçlar yatmıyor. Yapay tatlandırıcıların ithalatındaki artışın temel nedeni, gıda sektöründe şeker yerine kullanılması. Mesela, kimyasal tatlandırıcılardan aspartam ve sakarin, market raflarındaki diyet kola, düşük kalorili yoğurt ve şekersiz sakızın yanı sıra açıktan satılan baklava, reçel, helva ve süt tatlıları gibi birçok üründe rahatlıkla şeker yerine geçiyor. Vatandaş ise aldığı birçok ürünün içinde kimyasal tatlandırıcı kullanıldığını bilmiyor. Bir bavul aspartamın bir kamyon şekere denk geldiği düşünüldüğünde, gıda sektörünün bu ürünlere meyletmesinin gerçek nedeni ortaya çıkıyor. Hatta bavulların içinde kaçak aspartam getirildiği öne sürülüyor. Piyasaya sürülen 5 YTL’lik baklavalar, 2 YTL’lik çikolatalar gibi ucuz mamullerde kullanılan kimyasal tatlandırıcıların sağlık riskleri ve şeker pazarına verdiği zarar ise âdeta görmezden geliniyor. Amacı dışında kullanımı her geçen gün daha fazla artan tatlandırıcıları yakından izleyen uzmanlar ise uyarıyor: “Sağlıklı yaşamak isteyenler her türlü tatlandırıcıdan uzak durmalı. Kimyasal tatlandırıcıların hepsi vücuda yabancı ve zararlıdır.”BAKLAVALARDA KAÇAK ASPARTAM!Çin, Singapur, Tayvan, Hollanda, Amerika, Almanya gibi ülkelerden gelen bu yapay tatlandırıcılar, şekerden çok daha yüksek tat veriyor. Ürkütücü olanı ise İstanbul Eminönü gibi açıktan ürün satılan yerlerde bu tür kimyasallar çokça ve rahatça bulunabiliyor. “Sektörde bu tatlandırıcıların kullanımı artıyor.” diyen Güllüoğlu Baklavaları gıda mühendislerinden Emine Akyıldız’a göre aspartam 25 kilogramlık paketler hâlinde satılıyor: “Küçük pastanelerde diyet kek, diyet ürün bulunuyor. Pastada deneyebiliyorlar. Tadı tutturması çok zor değil. Bunların hiçbiri sağlıklı değil.”Hem evde tatlı yapımında hem de büyük firmaların diyet/diyabetik ürünlerinde mutfağa giren yapay tatlandırıcılar, acaba piyasada farklı alanlarda gizlice kullanılıyor mu? Ürünlerin içindeki yapay tatlandırıcılardan vatandaşın haberi var mı? Sektörde hızla yaygınlaşan yapay tatlandırıcılardan birçok üretici yakınıyor. Foga Pastanesi sahibi Yalçın Albardak, adını vermediği Ankara’da büyük bir baklava toptancısının, pancar şekeri yerine ürünlerinde aspartamı gizlice kullandığını ifade ediyor. Hem de bu ürünler diyet ya da diyabetik diye değil, bildiğimiz şekerden yapılan tatlı olarak satılıyor. Mesela, bir tepsi baklavada 2 buçuk kilogram şeker kullanılıyor. Bu miktar 5 YTL’ye denk gelirken, sadece 50 kuruşluk aspartam ile aynı tat karşılanıyor. Zaten Ankara Ulus pazarına gidince vitrinlerde yerini alan baklavaların 5 YTL’den satılması aslında durumu açıklıyor. “Nasıl bu kadar ucuza mal ediyorsunuz?”, “Yapımında ne kullanıyorsunuz?” sorularına yanıt, “Bilmiyoruz, bize hazır geliyor.” oluyor. Birçok firma, baklavayı toptancıdan hazır alıyor; toptancı ise fiyatı düşürmek için ucuz malzemeye yöneliyor. Pancardan üretilen şekerin yerine kimyasal tatlandırıcılar tercih ediliyor.Yalçın Albardak, kimi müşterilerin “Neden baklavayı 15 YTL’den satıyorsunuz?” sorusuna muhatap kaldıklarını anlatıyor: “Bunu müşteriye anlatamıyoruz. O fiyatlar beni kurtarmıyor. Ben iki üç çuval şeker kullanıyorsam, onlar bir kilo yapay tatlandırıcı ile işini hallediyor. Ama o tatlıların içinde ne kullanıldığını vatandaş bilmiyor, sormuyor.” Albardak’a göre piyasada yaygınlaşan yapay ya da kimyasal tatlandırıcıların kullanımı önümüzdeki yıllarda patlayacak: “Bunu orta dereceli esnaf kullanmaz. Ya çok büyük iş yapanlar kullanıyor ya da çok küçükler. En büyüklerinden bile şüphelenmek lazım. Bunlar da merdiven altında iş yapıyor. Gözlerini para hırsı bürümüş.” Tüketiciler Birliği’nden bir dernek yöneticisi ise yapay tatlandırıcıların bisküvi ve gofret sektöründe, amacı dışında çok yaygın kullanıldığını ifade ediyor.ASPARTAM SATIŞLARINI DURDURDU!Piyasaya uzun süre yapay tatlandırıcı satan Kalealtı Sanayi ve Ticaret Limitet Şirketi firmasından bir yetkili, amacı dışında kullanım yüzünden üç yıldır yapay tatlandırıcı satışını durdurduklarını anlatıyor: “Bizim kayıtlarımızı inceleyin. Amaç dışı kullanıldığı için üç yıldır bu tatlandırıcıların satışını yapmıyoruz. Diyet ürünlerde kullanılması gereken bir madde; ama diyet ürün dışında neredeyse her alanda kullanılıyor.” Ürünü yurtdışından getiren ithalatçıların bile bir-iki torba hâlinde perakende satış yaptığını anlatıyor. Volkan Pastanesi’nin sahibi Erdal Usta ise baklava sektöründe ucuz ve kimyasal malzemenin yaygın biçimde kullanıldığını ifade ediyor.Kimyasal tatlandırıcı kullanılsa bile günde 30 tabletin aşılmaması gerekiyor. Tüketiciler Derneği Gıda Komisyonu Başkanı ve Beslenme Uzmanı Ayşe Cengiz, şeker hastası ya da obezite hastalarına kesinlikle yapay tatlandırıcı kullanmamaları uyarısında bulunuyor. Gıda sektöründeki ürünlerde yapay tatlandırıcıların kullanım oranı net olarak yazmadığı için Ayşe Cengiz “Bir kekte ne kadar kullanılıyor, bunun su yüzüne çıkması gerekir.” diyor. Bunun için tüketicilerin etiket okuma alışkanlığına sahip olması tavsiyesinde bulunuyor. Tabii belediyeler ve Tarım Bakanlığı denetçilerinin de bu gözle gıda kontrolü yapması gerekiyor. Aksi hâlde, ürünlerin üzerinde miktarlar yazmıyorsa üreticiden bunun talep edilmesi, gıda derneklerinin haberdar edilmesi, gerekirse kanuni yollara başvurulması denenebilir. Beslenme Uzmanı Cengiz, gün içinde 30 tabletin üzerindeki rakamı ciddi buluyor. Bu yüzden ambalajlı gıdaların yanında açıktan satılan baklava, dondurma, helva, süt tatlıları gibi ürünlerde de yapay tatlandırıcı kullanılıyorsa tüketici bu ürünlere çok dikkatli yaklaşmalı, özellikle ucuz ürünlerden emin olunmalı. Ayşe Cengiz, piyasada bu tip ürünlerin tüketim sıklığının düşürülmesini istiyor. İşin tüketiciye düştüğüne dikkat çeken beslenme uzmanı, sektörün ciddi denetlenmediğini düşünüyor: “Bu yasada var, ama bu yasalar ne kadar işlerlik kazanıyor? Ürünün üzerine yansıyor mu? Ciddi kuşkularım ve endişelerim var. Rahat olmak istiyorum. Tüketiciye önerirken ben bilmiyorum ki (ürünlerde yapay tatlandırıcı kullanılıyor mu, oranı nedir) sade vatandaş nasıl bilecek?” ASPARTAM ‘İÇİNDEKİLERDE’ YOK!Türk Gıda Kodeksi, hangi üründe ne kadar yapay tatlandırıcı kullanılacağını belirlemiş durumda. Örneğin 1 kilo baklavada en çok 1 gram kullanılabilir. Ancak market raflarında satılan birçok ürünün ‘içindekiler’ kısmında yapay tatlandırıcı kullanıldığı ifade edilse de ne kadar kullanıldığı (kaç miligram) yazmıyor. Bilinen markaların diyet ürünlerinin neredeyse hiçbirinde kullanılan tatlandırıcı oranı yazmıyor. Yasada yer almasına rağmen bu uygulamanın ürünler üzerinde yazmaması yasal yaptırımlar gerektiriyor. Ancak cezaların yetersiz kaldığı belirtiliyor. Tarım Bakanlığı, 2006 yılı içinde 350 bin denetleme yaptı. Sadece 3 bin 200 işyerine kapatma ve para cezası kesildi, yapay tatlandırıcılara ilişkin ceza sayısı ise çok daha düşük kaldı.Yapay tatlandırıcılar Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’na bağlı Türkiye Şeker Kurumu’nun onayını aldıktan sonra ithal edilebiliyor. 2000 yılında 162 ton olan yüksek yoğunluklu tatlandırıcıların ithalat rakamları 2007 sonunda 2 bin 400 tonu aştı. Yani sekiz yılda yapay ya da kimyasal tatlandırıcıların ithalatı 13 kat arttı. Bu rakamların önümüzdeki yıllarda da artması bekleniyor. Türkiye Şeker Kurumu’ndan Aksiyon’a yapılan açıklamada, yüksek yoğunluklu (yapay/kimyasal) tatlandırıcıların şekere ucuz bir alternatif olduğu belirtiliyor: “Yüksek yoğunluklu tatlandırıcı ithalat miktarlarının yıllar itibarı ile nüfus artışı veya sağlık gibi nedenlerle açıklanamayacak miktarda artış göstermesi, söz konusu ürünlerin fiyatının cazibesi nedeniyle yaygınlaştığını göstermektedir. 2008 yılının ilk yedi ayında ithal edilen miktarın 2 bin 190 tona ulaştığı dikkate alındığında ithalatı yapılan yüksek yoğunluklu tatlandırıcı miktarlarının diyet ve diyabetik amaçların çok üzerinde olduğunu göstermektedir.” Bu ürünlerin amacı dışında kullanıldığını resmî rakamlardan tespit eden Şeker Kurumu’nun 2003 yılında yaptığı bir çalışmaya göre ithal edilen yüksek yoğunluklu tatlandırıcıların yüzde 4,8’i ilaç sanayiinde kullanıldı. Bu da gösteriyor ki bu ürünlerin yaklaşık yüzde 95’i gıda sektöründe kullanılıyor.ASPARTAM TRÖSTÜ VAR!Her ne kadar kansere neden olduğuna dair kesin bulgulara ulaşılamamış olsa da 6 binden fazla üründe kullanılan yüksek yoğunluklu tatlandırıcılarla ilgili bilimsel araştırmalar sürüyor. Bu konuda dünyada en çok ses getiren araştırmaları İtalya’daki Ramazzini Vakfı yürütüyor. Vakıf, 2005 yılındaki deneylerde aspartamın farelerde kansere yol açtığını tespit etti. Bin 500 sıçanın yemeklerine Dünya Sağlık Örgütü tarafından öngörülen tüketim miktarı olan kilogram başına 40 miligramın yarısı, yani 20 miligram yapay tatlandırıcı eklendi. Bir süre sonra farelerin kansere yakalanma oranlarında ciddi artış olduğu tespit edildi. Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi Başkanı Kemal Özer ise şekerin yerini alan kimyasal tatlandırıcılar hakkında araştırma ve haber çıkmamasının altında uluslararası bir tröstün yattığını söylüyor. Özer’in iddiasına göre bir dönem yapay tatlandırıcı şirketlerinde görev alan eski ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld de kritik rol oynuyor. Kamuoyu üzerinde baskı oluşturuluyor, negatif propaganda yapanlara izin verilmiyor, aspartamın kansere yol açmadığına dair bilimsel araştırmalar yayımlatıyorlar. Kemal Özer, Türkiye’de diyetisyen kılıklı kişilerin un, şeker, tuz denilen “üç beyazdan uzak durun” çağrısına karşı çıkıyor: “Bu üçünden uzaklaşırsanız yaşam biter. Her şeyi dozunda almak doğrudur. Aşırı kullanmayın demeleri gerekirken, çok tehlikeli şekilde ‘uzaklaşın’ diyorlar.”Doktor Emin Mindan da sağlıklı yaşamak isteyen insanları her türlü yapay tatlandırıcıdan, hatta tatlandırılmış gıdalardan uzak durmaya çağırıyor. Gıda katkı maddelerinin ve yapay tatlandırıcıların kullanılmasının hastalıklara yol açtığını anlatıyor: “Kimyasal tatlandırıcıların hepsi vücuda yabancıdır ve zararlıdır. Tatlandırıcıları diyetten çıkarmak sağlıklı yaşam için yeterli olmaz. Beslenme alışkanlıklarımızın değişmesi gerekir.” Buna göre sebze, az şekerli meyve, kuru yemiş, ev yoğurdu, peynir, et, tavuk, balık, zeytinyağı, tereyağı, köy yumurtası yenmeli; içecek olarak da şekersiz çay, bitki çayları ve su tercih edilmeli.Yapay ya da kimyasal tatlandırıcılar şişmanlıkta ve şeker hastalıklarında kurtarıcı olarak görüldü. Hayvan deneylerinden geçerek insan kullanımına sunulan yapay tatlandırıcıların insan vücuduna ve genlerine yabancı olduğunu söyleyen Dr. Mindan, “Alıştığımız gıdaları bile tanıyamaz hâle getirirler. Örneğin bir bardak siyah veya yeşil çay önemli antioksidanlar içerdiği hâlde, tatlandırıcı ile vücuda zararlı hâle gelebilir. Çeşitli kolalı içeceklerde, gazozlarda, sakız ve bisküvi gibi yiyeceklerde kullanılan aspartam yüzde 10 oranında metanol (metil alkol - kimyasal alkol) içerir. Metanol de bağırsaklarda formaldehit’e (kanserojen bir madde) dönüşür.” diyor.PANCAR ÜRETİCİSİNİ VURDUGıda Güvenliği Derneği Başkanı Samim Saner ise her maddenin fazla kullanılması durumunda zehirli olacağını iddia ediyor. Buna şeker, su ve tuzu da dâhil ediyor: “Günde 150 tane tatlandırıcı kullanıyorsanız, bu doz aşımıdır. Günde bir buçuk kilo şeker yiyorsanız bu da doz aşımıdır. Yüz gram tuz yerseniz öldürür. Çok yüksek miktarda su içerseniz (10/12 litre) ölebilirsiniz.” Aspartam cinsi tatlandırıcıların Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi tarafından güvenilir olmadığına dair bir raporunun bulunmadığını ileri süren Saner’e göre ilk defa 1965’te ABD’de üretilen yapay tatlandırıcılarla ilgili bu ülkede uzun yıllar süren araştırmalar sonucunda piyasaya çıkma izni aldı ve ABD, AB, Türkiye de dâhil olmak üzere dünyada 100’e yakın ülkede kullanım izni bulunuyor. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Koruma ve Kontrol Genel Müdür Yardımcısı ve Gıda Biriminden Sorumlu Prof. Nevzat Artık, yapay tatlandırıcıların sağlık açısından çok sorun teşkil etmediğini düşünüyor. Üreticilerin kendilerinden izin almadan üretim yapamadığını, denetlemelerin çok sık yapıldığını savunuyor. Yapay tatlandırıcıların kullanım oranlarıyla ilgili her türlü detayın Türk Gıda Kodeksi’nde yazdığını ifade ediyor. Tarım Bakanlığı bünyesinde gıda maddelerinin standartlara uygun olup olmadığını test etmek üzere 40 laboratuvarı bulunuyor. Merdiven altı firmalarda yapay ya da kimyasal tatlandırıcıların İstanbul gibi büyük şehirlerde kaçak yollardan üretilebildiğini, bunun da iskân kanunundan kaynaklandığını anlatıyor: “Biz kapatıyoruz, gidip başka yerde açıyorlar.” Türkiye’de pancardan üretilen şeker miktarı yıldan yıla düşüyor. Bunun altında iki neden yatıyor. Birincisi kaçak gelen şeker, ikincisi ise yapay tatlandırıcılar. Türkiye’nin üç milyon tona yakın şeker ihtiyacının bir milyon 700 bini yurtiçinde üretiliyor. Aradaki bir milyon tonluk kaybın 600-700 bin tonunu kaçak şeker-nişasta bazlı şeker; kalan 300 bin tonluk kısmı ise Türkiye Şeker Kurumu’nun tahminine göre şeker eş değerindeki kimyasal tatlandırıcılar oluşturuyor. Pancar Kooperatifleri Birliği (Pankobirlik) yetkililerine göre sorunun asıl büyük boyutu çiftçileri ilgilendiriyor. Şeker fabrikaları tüketim ihtiyaçlarını göz önüne alarak çiftçiye uyguladığı kotayı gittikçe yükseltiyor. Her fabrika 20 bin çiftçiye ‘tarımsal istihdam’ sağlıyor. Bu hesaba göre, piyasada doğal şekerin yerini yapay şekerin alması 150 bin çiftçi ailesini doğrudan ilgilendiriyor. Bazı yetkililer, ortalama dört kişilik aile diye düşünülürse en azından 600 bin kişinin sadece kimyasal tatlandırıcılar yüzünden ürününü satamadığını düşünüyor. İŞTE EN ÇOK KULLANILAN TÜRLERAspartam (E 951), Asesülfam-K (E 950), Sakarin (E 954), Aspartam-asesülfam tuzu, Neohesperiden (E 959), Siklamat (E 952), Sukraloz (E 955), Taumatin (E 957)ASPARTAM’IN ZARARLARI NELER?Dr. Emin Mindan’ın verdiği bilgilere göre sadece aspartamın sebep olduğu rahatsızlık ve hastalıkları sıralarsak tatlandırıcıların pek masum olmadıkları ortaya çıkıyor: baş ağrısı, baş dönmesi, unutkanlık, eklem ağrısı, bulantı, uyuşukluk, kas spazmları, şişmanlık, depresyon, korku atakları, huzursuzluk, konvülsiyon, uykusuzluk, görme kaybı, işitme kaybı, kulak çınlaması, yorgunluk, tat kaybı, Parkinson, çarpıntı, soluk zorluğu, döküntü, mültipl skleroz.KİMYASAL TATLANDIRICI NERELERDE KULLANILIYOR?Türk Gıda Kodeksi’nin izin verdiği alanlar şunlar: aromalı içecekler, süt, meyve suyu, tatlı, çerezler, şekerlemeler, boğaz pastilleri, kakao, kuru meyve, sakız, dondurma, soslar, hardal, çorba, reçel, jöle, marmelat, meyve konservesi, balık, kahvaltılık tahıllar, fırıncılık ürünleri, kilo verme amaçlı gıdalar, diyet gıdalar, gıda takviyeleri, biralar, elma ve armut şarabı.KOY ASPARTAMI, BAK TADINA!Yapay tatlandırıcılardan siklamat, şekerden 45 kat, aspartam 200 kat, asesülfam K 200 kat, sakarin 300 kat, sukraloz 600 kat, taumatin 2 bin 500 kat daha fazla tat veriyor. Aspartamın yeni bir türü olarak kabul edilen yeni nesil tatlandırıcı neotam, şekerden 13 bin kat daha tatlı. KİMYASAL TATLANDIRICILARIN NET İTHALAT RAKAMLARI 2000 162 28,52001 155 23,62002 352 49,32003 771 97,72004 1 518 172,62005 1 551 210,92006 1 196 141,72007 1 792 233,62008* 2 190 250,9*Ocak Temmuz ayları arasında gerçekleşen ithalata ait değerlerdir.Kaynak: Türk Şeker Kurumu
__________________

Hormonlu gıdaları nasıl anlarız?Günümüzde ne yazık ki tükettiğimiz gıdaların çoğunun üretiminde sağlığımız için zararlı kimyasallar kullanılıyor. Oysa hormonlu gıdaları ayırt etmek elimizde. İşte sebze ve meyve seçiminde dikkat edilmesi gerekenler: “Bitkilerde büyüme ve gelişmeyi düzenleyici olarak kullanılan, düşük yoğunluklarda dahi etkili olabilen ve bitkilerde sentezlenerek taşınabilen organik maddeler” olarak tanımlanan hormonlar, insan nüfusunun hızla arttığı günümüzde, tarım ürünlerinin verimliliğini artırma amacıyla ne yazık ki bilinçsizce kullanılıyor. Türkiye’de özellikle domates, patlıcan, patates, kabak, salatalık, üzüm, elma, çilek, kavun, buğday, arpa, yulaf, çavdar ve çeltikte hormona sıkça rastlamak mümkün. Hormonlu gıdaların zararları Sıklıkla tüketilen hormonlu gıdalar, vücuttaki hormon dengesinin ve bağışıklık sisteminin bozulmasına, şişmeye, yağlanmaya ve hücreleri zayıflatarak kanser yatkınlığını artırmaya neden olur. Hormonlu gıdaları nasıl anlarız? Hormon takviyesi özellikle zamansız yetiştirilen ürünlerde çok fazla uygulanıyor. Bu nedenle, artık her mevsim her şeyi bulabiliyor olsak da, meyve ve sebzeleri normal zamanlarında tüketmeye çalışmalıyız. Bazı sebzelerin tüketilmemesi gereken zaman aralıklarına gelince: Domates: 15 Ekim - 10 Kasım / 10 Nisan – 5 Mayıs Patlıcan: 15 Kasım – 15 Mayıs Kabak: 1 Kasım – 15 Mayıs Ayrıca meyve ve sebzeler bazı alışılmayan özellikleriyle de size hormon kullanılıp kullanılmadığını belli ederler.Bunlara dikkat edin: Domates çekirdeksiz, içi çok sulu ve boş Kabağın şekli bozuk ve çekirdeksiz Patlıcanın içi süngerimsi ve çekirdeksizBiber aşırı büyük ve etli, çekirdek evi boş, etli kısmı sert Patates şekilsiz ve yumruları yapışık, içi kara, Karpuzun çekirdek yerleri boş, ise bu ürünler hormonlu demektir.
__________________
 Ev Akarları (Mite' lar) ve bunlardan korunma yöntemleri

Akar, pek sevimli olmayan bir hayvan. Sekiz bacaklı ve kör. [Yanlizca Kayitli Kullanicilar Linkleri Görebilir. Üye Olmak Için Tiklayiniz...]Milimetrenin üçte biri büyüklüğünde olduğu için çıplak gözle görmek mümkün değil. Sıcağa bayılıyor. Vücudumuzdan dökülen ölü deri hücreleriyle besleniyor. Yataklarda, evin karanlık ve sıcak köşelerinde bazen binlercesi bir arada yaşadıkları söyleniyor. En kötü özelliği günde 20 kez dışkılaması. Dışkısı güçlü bir alerjen. Evlerimizdeki sporlar, küfler, bakteriler gibi sağlık açısından ciddi bir risk. Akarlar, alerjik reaksiyonları tetiklediği için ciddiye alınması gereken bir tehlike. Uzmanlara bakılırsa, alerji çoğunlukla doğuştan gelen bir rahatsızlık. Ama görünmez kirlilik de alerjiye neden olabiliyor.AKARLAR SICAĞI SEVERDyson Laboratuvarları'ndan Mikrobiyolog Tobi Saville, sadece bir insanın bedeninden günde yaklaşık 1-3 gram ölü deri döküldüğünü söylüyor. Dyson'ın araştırmaları, ortalama büyüklükte bir evde yılda yaklaşık 4 kilogram toz oluştuğunu göstermiş. Bu toz, birçok alerjen içeriyor. Saville'e göre, alerjiyi tetikleyecek miktarda tozun toplandığı en tehlikeli bölge yatak odaları: 'Araştırmalarımıza göre, evin en tehlikeli noktası yatak odası, ikinci tehlikeli bölge evin girişi. Neredeyse tüm evlerde bulunan akarlar önemli bir alerjen üreticisi. Sıcağı, nemli ortamları severler. Yatak ideal mekanlarıdır. Halıların, üstteki tüylü kısımdan çok sert olan taban bölümüne kaçmayı tercih ederler. Evininize her hafta normal, ayda bir de yoğun temizlik yapın. Özellikle gözden kaçırmaya meyilli olduğumuz kanepelerin altı ve üstü, yatak yanları, merdiven ve hollerin yoğun olarak temizlenmesi, ev akarlarını, onların salgı, döküntüleriyle birlikte beslenme kaynaklarını da evimizden uzaklaştırır.'TEMİZLİK ÖNERİLERİTEHDİT ALANI YATAK ODASIEv akarları sıcak yatakları sever. Her sabah çarşafı çıkarıp yatağı havalandırın. Üşüyen akarlar kaçsın. Nevresim takımınızı haftada bir değiştirin, 60 derecede en az 30 dakika yıkayın. Yastık ve yorganları da ayda bir, aynı şekilde yıkayın. Güçlü vakumla yatağı süpürün. Yatak ve yastıkları mikrofiber koruyucuyla kaplayıp, akardan korunabilirsiniz. Dyson ekibi kimyasal yöntemlerle kaplanarak tozu uzak tutan nevresim takımlarını önermiyor. Yataktan halıya dökülen akarlar için tüm zeminin, sık sık çok iyi süpürülmesi gerekir.OYUNCAK AYINIZA DİKKAT Çocukların bazen sarılarak uyudukları, özellikle kumaştan yapılan yumuşak oyuncaklar (ayı ya da bebekler) ev akarlarının ideal mekanlarından biridir. Bunları ayda bir poşete koyup dondurucuda iki gün bekletin.KAPINIZ ALERJENLERE AÇILMASIN Evin giriş kapısı, ev içi merdivenlerin ilk basamağı ikinci tehlikeli alerjen mekanı. Ayakkabı çıkarma alışkanlığı ve kuvvetli vakumla sık temizlik önemli. Çıkarılan ayakkabıları hemen ayakkabılığa koymak gerekiyor. Ev girişinde yıkanabilir paspas kullanmak, diğerlerini haftada bir 5 dakika yoğun olarak süpürmek öneriliyor.OTURMA ODASI VE SALON Halı ve kilimler ev akarlarıyla diğer alerjenlerin üreme merkezi. Ev akarları mobilyaların altını, karanlık yerleri seviyor. Bu yüzden kanepe ve mobilyalarınızı mümkünse yerinden oynatarak süpürün. Uzmanlara göre deri koltuk takımları diğerlerinden daha sağlıklı. Çiçekler ve ev bitkileri küfler için gizli bir mekan olabilir. Saksıları fazla sulamayın, vazo suyunu sık değiştirin.KLAVYE YA DA KLOZET Bilgisayar klavyeleri de bir klozet kadar çok bakteriyi barındırabiliyor. Yumuşak fırçayla tozunu alıp, suyla karıştırılmış okaliptüs yağı püskürtüp silerek dezenfekte edilebilir.EV HAYVANI TÜKÜRÜĞÜ Dyson ekibi, evcil hayvanların yatak ve oturma odasına alınmasını tavsiye etmiyor. Kedi ve köpeklerin tüylerinden çok, ter ve tükürükleri pet alerjisine yol açıyor. BANYODA HALI KULLANMAYIN Islandığında içinde küf oluşabileceği için banyoda halı kullanmamakta yarar var. Sıcak, nem ve zemindeki deri döküntüleri akarları banyoya çeker. Banyo karolarının birleşme noktalarına, köşelere yerleşirler. Bu yüzden banyoyu elektrikli süpürge ile süpürmek iyi bir fikir. Lavabolar da bakteriler için birer mıktanıs. Haftada bir dezenfekte etmek gerekir. Lavobo tıkacını da unutmamalı.İKİNCİ NEMLİ KÖŞE MUTFAK Mutfak zemini yere düşen besin parçaları yüzünden bakteri ve küfler için son derece uygun bir yüzey. Zeminin çok iyi temizlenmesi, mutfak aletlerinin arasında kalan boşlukların süpürülmesi gerekiyor. Açıktaki meyve, buzdolabında uzun süre kalan besinler, küf ve bakteri biriktiriyor.-------------------------------------------------------------- ---------------------------------Akar, pek sevimli olmayan bir hayvan. Sekiz bacaklı ve kör. Milimetrenin üçte biri büyüklüğünde olduğu için çıplak gözle görmek mümkün değil. Sıcağa bayılıyor. Vücudumuzdan dökülen ölü deri hücreleriyle besleniyor. Yataklarda, evin karanlık ve sıcak köşelerinde bazen binlercesi bir arada yaşadıkları söyleniyor. En kötü özelliği günde 20 kez dışkılaması. Dışkısı güçlü bir alerjen. Evlerimizdeki sporlar, küfler, bakteriler gibi sağlık açısından ciddi bir risk. Akarlar, alerjik reaksiyonları tetiklediği için ciddiye alınması gereken bir tehlike. Uzmanlara bakılırsa, alerji çoğunlukla doğuştan gelen bir rahatsızlık. Ama görünmez kirlilik de alerjiye neden olabiliyor.
Cep telefonu beyin sıvısını ısıtıyor. Vücut elektrik yükleniyor. Bunu önlemek için şunları yapın;Cep telefonu artık hayatın vazgeçilmezi oldu. Ama yanlış kullanımda vücudumuzun elektrik akımına maruz kaldığını bilseniz iyi olur. Bunu engellenmenin yolları da var. Mersin Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Çevre Mühendisliği Bölüm Başkanı Prof. Dr. Halil Kumbur, cep telefonun zararlarından kurtulma yollarını anlattı. GÖRME BOZUKLUĞU: Çok sık telefon görüşmesi yapan kişilerde vücut ısısının artmasına bağlı olarak işitme ve görme bozuklukları oluşuyor. Cep telefonu kanser riskini de artırıyor.CEP TELEFONUNUN ZARARLARINI EN AZA İNDİRME YOLLARI;*İLK ÇALIŞTA AÇMAYIN: ''Cep telefonu diğer birçok elektronik eşyalar gibi sadece alıcı değil aynı zamanda verici durumundadır. Bu nedenle aşırı derecede cep telefonu kullanan kişilere elektrik yüklemesi yapar. Telefona ilk sinyal geldiğinde doğrudan açılarak kulağa götürülmemeli, aksi halde kulağa götürülen telefonla vücut yüzde 50 daha fazla enerji saldırısına maruz kalır. *ALO İÇİN BEKLEYİN: Telefon çalıp, açma düğmesine dokunduktan birkaç saniye sonra (alo) denmeli. Çünkü, cep telefonu çalmak üzereyken nasıl ki bilgisayarlarda titreşim oluyor, görüntü bozuluyorsa, insan vücudu da biz hissetmesek de cep telefonunun sinyalinden etkileniyor.'' *KAPSAMA ALANI DIŞI DAHA ZARARLI: ''Cep telefonu ile görüşmeler, baz istasyonlarındaki vericiler aracılığıyla oluyor. Kişinin bulunduğu yer en yakın vericinin kapsama alanının dışında kalıyorsa görüşme mümkün olmaz, ancak buna rağmen kişi cep telefonu ile bir yeri aramada ısrar ederse her aramada elektrik yüklemesine maruz kalır. Bu nedenle, ulaşılamayan telefonlarda şansı çok zorlamamak lazım.'' *YOLCULUKTA KONUŞMAYIN: Prof. Dr. Kumbur, yolculuk sırasında da cep telefonunun aracın geçtiği güzergahta sürekli baz istasyonu değiştirildiğini, bu değişimler sırasında da yüzde 50 daha fazla enerji yüklemesi olduğunu bildirdi. *BEYİN SIVISI ISINIYOR:  ''Cep telefonu ile uzun görüşme sırasında beyin sıvısının sıcaklığı 0.1 santigrat derece artıyor.'' *YATARKEN UZAĞA KOYUN: Kumbur, cep telefonunun gece yatarken yakın bir mesafeye bırakılmaması, sürekli şarzda takılı bulunmaması gibi küçük önlemlerin de ihmal edilmemesini önerdi
_________________________________________________________________
Live.com'u deneyin: çevrimiçi dünyanızı bir araya getirin; haberler, spor, hava durumu ve çok daha fazlası.
http://www.live.com/getstarted


    Cevapla    Yazarı yanıtla    İlet  
İleti gönderebilmek için önce Oturum açmalısınız.
İleti gönderebilmek için önce bu gruba katılmalısınız.
İletinizi göndermeden önce lütfen abonelik ayarları sayfasında takma adınızı güncelleyin.
İleti göndermek için gerekli izne sahip değilsiniz.
İletilerin sonu
« Tartışmalara Dön « Daha yeni konu     Daha eski konu »

Grup oluştur - Google Gruplar - Google Ana Sayfa - Hizmet Şartları - Gizlilik İlkesi
©2008 Google