Gmail Takvim Dokümanlar Reader Web diğer »
Son Ziyaret Edilen Gruplar | Yardım | Oturum açın
Google Grupları Giriş
Grup bilgisi
Üye sayısı: 187
Dil: Türkçe
Grup kategorileri:
Toplum
Daha fazla grup bilgisi »
Kamil Yürür - "KALPLERİN SEVGİLİSİ OLMUŞTU"    
Kamil Yürür - "KALPLERİN SEVGİLİSİ OLMUŞTU"


1963’te askerden gelir gelmez Süleymaniye’ye gittim. Bir zâtın, elinde bir ibrikle kapıda beni karşılamasını hiç unutamam. İlk gördüğüm bu zât, daha sonra öğrendim ki, Zübeyir Ağabeyin kendisiydi.

“Hoş geldin kardeşim, tam zamanında geldin.” dedi ve ilâve etti:

“Dershanede kalmak için sana üç gün müsaade. Düşün ta­şın, sonra karar ver; başına gelecek sıkıntılardan dolayı be­ni sorumlu tutma!”

Kararımı verdiğimde, “Kardeşim, mutfak temizliğinden başla!” dedi.

Kısaca Zübeyir Ağabeyin, görebildiğim, tanıyabildiğim ka­dar şahsiyetinden söz etmek istiyorum.

Zübeyir Ağabey, fenafilüstad, fenafirrisaleinur idi.

Bediüzzaman gibi ruhanî bir zâtın terbiyesinde yetiştiği için bütün nefsanî duyguları, ene-benlik-kıskançlık-reka­bet-tarafgirlik gibi manevî hastalıklardan tasaffi ederek duru bir halet-i ruhiyeye kavuşmuş, ruhanî bir hâl almıştı. Pey­gamberler, veliler, salihlerin ahlâkıyla ahlâklanmıştı. Bü­tün benliğini Üstada ve Risale-i Nur’a vermiş, Üstadın izinden gitmiş, hakikate tâbi olmuş, hizmette kendi aklına güvenmemiş, içtihat yapmamıştı. Dolayısıyla ruhların, kalp­lerin mahbubu hâline gelmişti.

Zübeyir Ağabey, “Risale-i Nur talebesi” kisvesinden hiçbir zaman çıkmamış, kendinden ve nefsinden konuşmaktan çekinmiş, hizmete zarar vermemek için azamî dikkat etmiştir. Üstad gibi bedelsiz ve minnetsiz hizmet etmiştir.

Etrafındakilere şöyle derdi:

“Kardeşim, ben hizmette kaldığım zaman, eğer hizmete mu­halif bir hareket yaparsam, doktor bir kardeş çağırın, ba­na zehirli bir iğne yapıversin!”

Tek gayesi

Tek gayesi ve gayreti, hizmeti korumak ve kollamaktı. Hiz­metin ruhuna uymayan söz ve davranışlardan hizmet ehlini muhafaza etmekti.

Hizmet ehlinin hüznünü, sıkıntısını, ihtiyacını takip eder, “Kardeşim, bütün keder ve sıkıntını bana anlat.” diye şefkat ve merhametle o kişiyi ferahlatırdı.

Ehl-i hizmetten vakıf olanların afakî meselelerle meşgul olmasına müsaade etmezdi. Ehl-i hizmetin ve vakıf olan kardeşin vazifesi, dershanede Risale-i Nur’la meşgul olmak ve Risale-i Nur’u neşretmek, ulaşabildiği gençlere ulaşıp ders­haneye davet etmekti. Bir vakfın hem dershanede, hem de gazete yazıhanesinde meşgul olmasını kesinlikle tasvip etmez ve göndermezdi. Hatta bir vakıf kardeşin gazete yazı­hanesine gittiğini öğrenince, “Bu, hizmete zarar verir.” de­miş­ti.

O derdi ki:

“‘Nur talebesi’ kisvesinden çıkan, dershanede de kala­maz. Zahiren içeride olsa da hakikaten dışarıdadır…”

Zübeyir Ağabey, basiretli ve iradesine son derece hâkim bir zâttı. Nur’un hatırını hiçbir hatıra değişmezdi.

Risale-i Nur’u okuyup anlamamış birisi hizmete para ver­mek istediği zaman, “Kardeşim, hizmetin hatırını kıramam.” der, almazdı. “Para verir, sonra da söz hakkı ister.” derdi. “Hizmete yardım edebilmesi için en az külliyatı beş sefer devretmesi lâzım.” derdi. “Ancak o zaman söz ve davranışları hizmetin ruhuna uyup, o zaman zarar vermeyebilir.” Çünkü konuşulan söz, kuvvetini manadan maneviyattan alırsa güçlü olur...

Hizmetin üstünde titrerdi

O, tek kelimeyle, “hizmetin üstünde titreyen bir ruh”tu.

Bir gün Isparta’dan Süleymaniye’ye iki genç gelmişti. “Ri­sale-i Nur sadece Osmanlıcadan okunur.” diyerek, elleri­ne kalem defter alıp bir köşeye oturmuşlardı. Okunan dersi din­lemeyip kâh yazı yazıyor, kâh uyukluyor gibi bir tavır al­mışlardı. Üstelik, “Bizim âdetimiz böyledir.” diye bizi bir ne­vi protesto ediyorlardı.

Bu durumu Zübeyir Ağabeye anlatıp ne yapmak gerektiğini sorduk. Zübeyir Ağabey, “Bir tokat vurursunuz! ‘Bizim âdetimiz de böyledir...’ dersiniz.” demişti.

Rahatsızlık sebebiyle zaman zaman hava değişimine ihtiyaç duyardı. Bir ara kardeşler kendisine, “Ağabey Ermenek’e gitseniz, oranın havası size iyi gelir.” demişlerdi. “Kar­deşim, hizmetin izzeti beni bırakmıyor.” diye karşılık ver­mişti.

Otele gönderirdi

O zaman imkânlar kıt, kaldığımız yer de müsait değildi. Nur talebelerinin noksanlarını görür, dışarı taşır diye Ana­do­lu’dan gelen esnafı genelde dershanede yatırmazdı. Hizme­tin mahremiyetini korumak için, o kişinin parası yoksa, pa­ra verip otele gönderirdi.

Zübeyir Ağabeyin zaman zaman gidip temiz hava alması ve dinlenmesi için, Çamlıca’da eski bir evi tutup tamir etmiştik. O manevî âlemde Üstaddan izin almadan bir şey yap­mazdı. Bir gece o evin önündeki çınar ağacının yanında Üstadı gördükten sonra ancak oraya gitmişti.

Mal sahibinden sadece oturmak için izin alınmıştı. Bahçe­deki kuru dal, odun ve tahtaları soba tutuşturmak için top­larken beni gördü. “Kardeşim, izin almadan yakmak helâl olmaz.” dedi ve men etti. Hak ve hukuka böylesine riaye­t­kârdı.

Bir gün hava almak için Süleymaniye Camii’nin avlusu­na gitmişti. Caminin içini gezmek isteyen turist bir kadın, açık diye müezzin tarafından içeri alınmamıştı. O zaman ya çar­şaf yoktu yahut tükenmişti. Zübeyir Ağabey, hemen kol­lu kazağını çıkarıp o kadına verdi. Kadın giydi, camiyi ge­zip çıktı. Sonra o kazağı dershanede yıkadık.

Fatih Camii’nin avlusunda bir cenaze merasimi için bulu­nuyorduk. Abdest alacaktı. Hemen takunya getirdim.

“Kardeşim!” dedi, “Takunya, misvak, havlu, bunlar şahsî eşyalardır, tıbben başkasının kullanması uygun değildir.”

“Git getir!”

O zaman risaleler matbaadan ciltsiz olarak alınıp depoya konurdu. İhtiyaç miktarı depodan alınıp ciltçiye götürülür­dü.

Bir gün Sözler lâzım oldu. Depoya gittim. Ne kadar aradımsa bir türlü bulamadım. Gelip, Sözler paketi kalmadığını söyledim. O hiç tereddüt etmeden:

“Kardeşim, paketler orada, git getir!” dedi.

Dönüp gittiğimde baktım, gerçekten var.

Bir gün, “Bazı Nur talebeleri, kutup gibi, oturduğu yerden idare eder.” demişti.

Her zaman hizmeti düşünür, hizmet projeleri geliştirirdi. Bir gün bana dedi ki:

“Kardeşim üniversiteye gideceğim. Tahtaya Konyalı Ah­met, Mehmet yazacağım. Hemşehrilik cihetiyle onlarla tanışa­cağım. Nurları anlatacağım. Cevşen’i okuyup gençleşeceğim.”

Nizalı bir mesele olduğunda, o kardeşleri odasına alır, ara­larındaki meseleyi hallederdi. Üçüncü bir kişiye duyur­maz­dı. Dedikoduya meydan vermemek için gizli tutardı.

Zübeyir Ağabey, hizmetin esaslarını korumada, meslek ve meşrebe zarar verecek hususlardan sakınmada son derece dikkatliydi.

Davut isminde bir kardeş vardı. Bir mecmuayla dershane­ye gelmişti. O günlerde 46 numara devamlı polis kontrolü altındaydı. En küçük bir şeyi not edip değerlendirmeye alı­yorlardı. Zübeyir Ağabey o kardeşe dedi ki:

“Kardeşim! Polisler, hakkımızda bir suç bulabilmek için öküz altında buzağı arıyorlar. Gazete, dergi, bant gibi bir vasıtayla siyasî bir partiye mensuplar mı diye bir tahkikat içi­ndeler. Onun için sen bu mecmuayı dershaneye getirme.”

Fakat o talebe, bu tembihi tutmadı. O mecmuayı yine getirdi. Bunun üzerine Zübeyir Ağabey, Ahmet Gümüş’e:

“Bu kardeşi tenha bir dershaneye götürün; çünkü hizme­te zarar verecek.” dedi. Onun husumetini çekmemek için, kendisi “Git.” demedi. Ahmet Gümüş onu gönderdikten sonra Zübeyir Ağabeye gelip:

“Ahmet Gümüş, beni zorla buradan başka yere gönderdi!” diye şikâyet etti. Zübeyir Ağabey de:

“Kardeşim, sen derslere buraya gelmeye devam edersin.” demişti.

12 Mart arefesinde idi. Talebe hareketleri sağ sol çatışmaları şeklinde sürüp gidiyordu. Ağabeyler Küçükçekmece tarafında bir kamp kurmuşlardı. Tabiî dershaneler boşalmıştı. Zü­beyir Ağabey bundan rahatsız oldu. “Kardeşim!” dedi, “Kim­se kalmasa, yanıma bir çocuk alıp kalacağım ve ‘Risale-i Nur, Bediüzzaman’ diyeceğim.” dedi.

Bir kardeş, bir kimseden söz ederek, “Risale-i Nur’u oku­muş okumuş anlayamamış.” demişti. Zübeyir Ağabey, “O kardeşe söyleyin, evvelâ Üstadı tanısın.” demişti.

Vefatı

1971’de Zübeyir Ağabey değil, aslında hizmetin ruhu âlem-i bekâya göçmüştü.

Ben de o zaman, “Sema ağlar, küre-i arz ağlar, nevcivan ağlar, kitaplar ağlar, dershaneler ağlar, melâike ve ruha­ni­yat ağlar, hısım ağlar, akraba ağlar...” demiştim.

Naaşı tabutun içinde arka odada duruyordu. Ziyaretçiler geliyor, gidiyordu. Hüseyin ve Muhsin Demirel, ellerinde bir fotoğraf makinesiyle gelmişlerdi. Zübeyir Ağabeyin yüzünü açıp fotoğrafını çekmek istediler. Bazı kardeşler “olmaz” dediyse de ısrar ettiler. Makineyle üç ayrı poz çektiler. Filmin üçü de yanmıştı. Oysa aynı makineyle çektikleri diğer pozlar yanmamıştı. Evliyanın tasarrufu haktır.

Eyüp Sultan’da defnedilmesinin üzerinden bir küsur sene geçmişti. Mezarın yapılması gerekiyordu. Kazmaya başladık. Mezarın yeri yamaç olduğu için önünü açınca pencere gibi kabrin içi gözüktü. Hocalardan, “Mezar, yılan ve akreplerin yeridir.” diye duymuştuk. Allah şahit, tek bir böcek dahi görmedik. Aynen kefen yerinde, belinde kemer, “hazı­r­ ol”­da bekleyen bir asker gibi dipdiri duruyordu. Ne bir koku, ne bir kan ve ne de bir çürüme izi vardı...

Vefatının ardından İttihad’da “Bu tabut” isimli bir yazı yazmıştım:

Bu tabut

Bu tabut, hissiyatı ruh kuvvetine çıkmış bir zâtın tabutudur.

Bu tabut, fenafillâh makamına çıkan ve sünnet-i seniy­ye­­nin en ince teferruatına müraat eden bir zâtın tabutudur.

Bu tabut, sıddıkıyet mertebesinin şahikasına çıkan bir zâtın tabutudur.

Bu tabut, adaleti, asaleti, salâhati şahsında cem eden bir zâ­tın tubutudur.

Bu tabut, Kur’an-ı Hakîmden tereşşuh eden hakikatleri, katre katre massedip dem ve damarlarına yerleştiren bir zâtın tabutudur.

Bu tabut, azamî ihlâs, azamî sadakat, azamî iktisat, aza­mî takva düsturlarına müraat edip huzur-u İlâhîye mazhar olan bir kahramanın tabutudur.

Bu tabut, Kur’an düsturlarına azamî ittiba edip, şûra âyet-i kerimesinin ulviyetini, kudsiyetini anlatıp lisan-ı kal ve hâliyle yaşayan bir mücahidin tabutudur.

Bu tabut, şecaati, celâdeti, cesareti, feragati şahsında yaşayan bir zâtın tabutudur.

Bu tabut, tesis-i İslâmiyette peder valide, evlâd ü iyal, mal mülk gibi fâni âlemin mânilerini aşan ashab-ı kiramın ahfadının tabutudur.

Bu tabut, Risale-i Nur’la nurlanıp bir güneş gibi parlayan bir fedaînin tabutudur.

Bu tabut, Üstadımız Bediüzzaman Hazretlerinin hayatın­da yaşamış olduğu düsturlara, metotlara, gayelere uymak için bütün zerrat-ı vücuduyla çalışan, bu uğurda bütün mânileri bertaraf eden ve arzularını kuvveden fiile çıkaran bir zâtın tabutudur.

Bu tabut, “Risale-i Nur esaretine düşen bir esir, esaret zin­cirinden kurtulmak istemeyen bir esirdir.” diyen bir zâtın tabutudur.

Bu tabut, “Her yediğim lokma haram olsun, fakat hizmete ça­lıştığım an müstesna.” gibi ifadelerle hissiyat-ı insaniyeyi uyandırıp hizmete sevk eden bir Kur’an hizmetkârının tab­utudur.

Bu tabut, “Seyyidü’l-kavmi hadimühum.” hadisinin ma­nasını yayıp yaşatan bir zâtın tabutudur.

Bu tabut, “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” âyet-i keri­mesinin meal-i âlisine ittiba eden bir şehit tabutudur.

Bu tabut, kalemle tavsif edilemeyen bir tabuttur.

Bu tabut, Ashab-ı Suffa mesleğini Üstadından aldığı ders­le yirminci asırda hayatıyla ve mematıyla yaşayan bir iman abidesinin tabutudur.

Bu tabut, Sultan Fatih’ten kalkarak, Mihmandar-ı Nebe­vî Eba Eyyûbe’l-Ensarî’nin sinesine giden bir hakikat müca­hidinin tabutudur.

Bazı tavsiyeleri

Mübarek gecelerde uyumamamızı tavsiye ederdi.

“Hizbü’l-Hakaik’ten her gün bir parça okumak lâzım ve gün geçirmemek lâzım. Tâ ki ehl-i küfre galebe çalınsın. Ya­hu­diler sihirlerini havaya üfürürler, ehl-i imanı sersemletmek için...” derdi.

“Kardeşim, hizmet için çarşıya çıktığınız zaman vitrinlere bakmayın.”

“Kardeşim, dershanelerimizi kendi evimiz gibi temiz tut­mak mecburiyetindeyiz.”

Bir gün dershanede kardeşin biri kahkahayla güldü:

“Ah o güleni bir bilsem...” dedi.

Topbaşlar vakıflara birer kat elbise vermişlerdi. Ben alma­dım. Zübeyir Ağabeye şikâyet ettiler:

“O, hizmete kuvvet veriyor.’ dedi.

DAVA ARKADAŞLARINDAN
Sürüm: 
Grup oluştur - Google Grupları - Google Ana Sayfa - Hizmet Şartları - Gizlilik Politikası
©2009 Google