Hurafe, İstidrac, Keramet ve Mucize (Mucizeleştirmeler I)
Hurafeler, gerçek olmadığı bilindiği hâlde, harikuladelik üzerine
oturtularak dinileştirilen, bazen de dinin yerine ikame edilen aşırı
inanç ve anlatımlardır.
Çoğu zaman çağdaşlıkla hurafenin bir arada barınamayacağı zannedilir.
Oysa çağdaşlık hurafeyle doğru orantılıdır. İlkinin gelişme zamanı
olan iletişim, ikincisinin çoğalma mevsimidir. Çünkü hurafeler, ancak
"reklam"la büyütülebilecek yakıştırmalardır.
Toplumların hurafe menfezlerinden birisi cehalet ise de kuşkusuz
bundan daha önemlisi, insanın sevmediğini inkâr etme, sevdiğini ise
mucizeleştirme tabiatıdır.
Kur'ân-ı Kerîm, her türlü inanç ve eylemin "ayet" ve "beyyine" üzerine
oturmasını ister ve bu nedenle hakla bağını koparan her türlü hurafeye
savaş ilan eder.
Peki, o hâlde; peygamberliğin ispatı için "mucize" yi şart koşup da,
ardından, mahiyet olarak ondan hiç de farkı bulunmayan "keramet" ve
"istidrac"ın hak olduğunu kabul etmek, Kur'ânî çizginin neresinde
kalır? Bir yandan enbiyanın diğerlerinden farkı ispat etmeye
çalışılırken, öte yandan enbiya evliyayla, evliya da eşkıya ile
eşitlenmiş olmaz mı?
Bugün pek yaygın olan istidrac ve keramet kabulü yanında, Hz.
Peygamberin yüzlerce mucize göstermiş olduğunu anlatan dini eserler
vardır. Ancak, meseleye kronolojik olarak bakıldığında, bu hususta
izahı zor bir husus açığa çıkar.
Çünkü geriye doğru inildikçe mucize sayılan olayların sayısı ciddi
ölçüde azalmaktadır. Bundan daha düşündürücü olanı ise, "mucize"
kavramının Hicrî IV. asırda "ayet" kelimesiyle değişmesidir.
Çünkü harikulade olay anlamındaki mucize kelimesinin İslamî edebiyatta
ilk kullanılışı bu tarihlerde başlamıştır. Mucize sözcüğünü ilk
kullananlardan birisi, harikuladeyi, peygamberlerin doğruluğunu
bilmenin ilk şartı gören Ebu'l-Hasen el-Eşarî'dir.
Dolayısıyla Hz. Peygambere ve hatta sahabeye isnat edilen hadislerde
"mucize" aramak boş bir çaba olacaktır. Harikuladelik bildiren
haberler ise, erken dönemde derlenen hadislerde sadece birkaç tanedir.
Siyer arka planına inilince bunların da harikuladelik içeriği
dağılmaktadır.
Kur`ân-ı Kerim'in ise, "mucize" sözcüğünü hiç kullanmaması yanında,
inkârcıların harikuladelik içeren talepleri karşısında olumsuz tavır
aldığı, hatta bu istenen şeylere bile "ayet" tabir ettiği
bilinmektedir.
Yani bu yüce kitap, ilahi yaratış ile ilahi kelamı birbirinden
ayırmamıştır. Eşyaya da, onun işleyişine de, eşyayı ve olayları
yönlendiren vahye de aynı adı vermiştir. Bütün bunları, kulları
Allah'a kılavuzlaması yönüyle; "âyet", "beyyine", "burhân", "sultân",
"furkân" ve "hakk" sözcükleriyle nitelemiştir.
Bu sözcüklerin hiç birisinin, sebeplere dayanmadan meydana gelmiş bir
olayı nitelediğine dair bir delil de mevcut değildir. Hâl böyle iken
Arapça olan bu altı kelimenin, yine Arapça olan "mucize" kelimesiyle
eş anlamlı sayılması, isabetli bir tercüme değildir. Ayrıca altı ayrı
anlamı bir sözcükte eşitlemenin, müthiş bir algı daralmasına sebep
olacağı da açıktır.
a.baydars Hurafe, İstidrac, Keramet ve Mucize (Mucizeleştirmeler I) -
25 Haz 2007