MEHDİ DE BENİM...PEYGAMBER DE BENİM...
"Elbette bir millet kendi durumunu değiştirmedikçe Allah da onun
durumunu değiştirmez" Rad 11
Ben Yahudi değilim...
O nedenle, vaktimi Mesih'in geleceğine iman ederek ve geri gelmesini
bekleyerek geçirmiyorum. Ancak Tevrat'ı okudum ve "O gelince, halkını
RAB'den aldığı güçle, Tanrısı RAB'bin görkemli adına yönetecek. Halk
güvenlik içinde yaşayacak. Çünkü bütün dünya onun büyüklüğünü kabul
edecek." şeklindeki Tevrat ayetinden de [Mika 5:4] haberdarım elbette.
Bu konuda Tevrat'ta geçen diğer ayetleri de biliyorum...Yani hani şu
Yeşaya, Hezekiel, Yeremya, Daniel ve Zekeriya'da geçen ayetler. Fakat
ben Yahudi değilim. Dolayısıyla, Mesih'in günlerden bir gün Yahudileri
korumak için özel bir misyonla dünyaya geri döneceğine dair bir
inancım da söz konusu değil. Diyorum ya; Ben Müslüman'ım ve beklemek
benim tabiatıma ters...
Ben Hristiyan da değilim...
Ve Hz İsa'nın yeryüzüne geri döneceğine de zerre kadar inanmıyorum...
Ancak "Bir kez ölmek, sonra da yargılanmak nasıl insanların kaderiyse,
Mesih de birçoklarının günahlarını yüklenmek için bir kez kurban
edildi. İkinci kez, günah yüklenmek için değil, kurtuluş getirmek için
kendisini bekleyenlere görünecektir" şeklindeki İncil ayetinden de
[İbr.9:27-28] haberdarım. Zira İncil'i okudum, İncil ayetleri hakkında
iyi kötü bilgim var, ancak diyorum ya hepsi bu kadar...Hz İsa gelecekmiş
de, üç İlahi dini birleştirecekmiş de, yeryüzünde Allah'a iman ve
O'nun peygamberi Hz. İsa'ya itaat temeli üzerine kurulu tek bir din
kalacakmış da. Bu sayede hep beraber mutluluk ve huzur içinde bir
"Altın Çağ" yaşayacakmışız da...
Durun henüz bitmedi...Hz. İsa'nın yeryüzüne yeniden gelecek olması, biz
Müslümanlar için de çok önemliymiş de...Zira Hz. İsa'nın yeryüzüne
dönecek olması, dünya tarihinin en büyük mucizelerinden biri olacakmış
da... Hz. İsa bir takım yeni mucizeler de gösterecekmiş de...Böylece
materyalist felsefe, tüm dünya insanlarının gözü önünde yıkılacakmış
da... Eee sonra? Bu Hıristiyanlar ve Müslümanlar için ortak bir
müjdeymiş de...
Ne saadet...
Ve bu saadete ortak olmak için, dünya tarihinin yaklaşan en büyük
mucizelerinden ve müjdelerinden birini birlikte beklememiz lazımmış
da...
Beklememiz lazımmış lakin benim beklemeye niyetim yok...
Zira ben ne Yahudi'yim, ne de Hristiyan'ım...
Ben Müslüman'ım...Biz Müslüman'ız..
İşte bu de yüzden, sınırların dışına adım atmaya başladığımız an çetin
bir ilerleme mücadelesine girişiyoruz ya zaten. Bitmez bilmez bir
heyecan ile ayetin, surenin gerçek manasına yolculuk etmek için uğraş
veriyoruz. O uykusuz geceler, o bir trenin vagonları gibi birbiri
ardına uzayıp giden düşünceler ve o gözyaşları...İşte bunlar değil mi,
Allah karşısında bir hiç olduğumuzu bilen bizlerin, kendimizi O'na
daha yakın hissetmek için gösterdiğimiz çabanın en önemli tezahürleri.
Zira, O değil mi, her yerde sezinlenip hayat boyu özleten ve aratan
kendisini ? O değil mi, ne bir başkasına aktarılabilen, ne de
öngörülebilen tüm bu duyguların yaratıcısı ? Yaşattığı, yaşatacağı
deneyimler asla sınırlandırılamaz ya da tahayyül edilemez olan O değil
mi? Ve bunu Allah'ım gibi aşikar biliyorum ki; Kendimize türlü putlar
yontup duran itaatkar köleler haline geldiğimiz sistem içinde, ab-ı
hayat çeşmemiz haline gelmiş olan bu gerçeğe ulaşmanız da tamamen
sizin elinizde.
O nedenle, beklemeyi telkin eden düşünceler ve her şeyin önceden
tespit edildiği gelecek tasavvurları ile de ilgim alakam yok. Zira ben
ancak değiştirebileceğim kaderimi seviyorum. Ve eğer, gelecek önceden
tamamıyla belirlenmiş bir olaylar zincirinin kademe kademe tezahürü
olan bir resme benzemiş olsaydı, ne alemin dinamik yapısının, ne de
kesintisiz devam eden yaratılışın bir manası olurdu nazarımda. Çünkü
bizim dinimiz, insanı hiçe sayan, onu beklemeye koşullandıran bir
anlayış yerine, insanın hayat içerisinde çok önemli bir role sahip
olduğu bir anlayışı öğretti bize..
Bu yüzden gelecek kurtarıcı bekleyeceğimiz değil, tıpkı Kabe'nin
mimarı Hz İbrahim gibi, muazzam eserler inşa ederek, kendimizi
kurtarmaya çalışacağımız bir imkanlar sahası.
Ve işte bu yüzden, İslam alemi oturup beklemenin yeri değil. Kaldı ki
bizim kitabımız Kuran-ı Kerim'in hiçbir ayetinde, gelecek zamanlarda
bir kurtarıcının gelerek Müslüman'lara yardım edeceğine, onları
dertten tasadan kurtaracağına dair bir şey de yazmıyor. O nedenle, bir
"Kurtarıcı", "Imam", "Müceddid", "Halife" ya da "Mehdi"'ye hiç ama hiç
ihtiyacım yok...Diyorum ya, zaten beklemeye de niyetim yok. Zira ben
beklediğime kavuştum ve benim bana yol gösteren bir kurtarıcım, bir
Peygamber'im var zaten.
Bizim Peygamberimiz Hz Muhammed(sav)...
O haşa vazifesini tamamlayamadı da mı, ben geleceği rivayet edilen
Mehdi'ye ihtiyaç duyacağım ? Bizim Peygamber'imizin haşa eksik noksan
bıraktığı bir şeyler mi vardı? Kendisine vahiy edilen dini, yani
insanı kurtuluşa götürecek olan inanç esaslarını tebliğ etmede haşa
yetersiz mi kalmıştı ki; Mehdi gelince şöyle olacak, Mehdi gelince
böyle olacak......
Yazık ki ne yazık...
Biz kendi kapasitemizin sınırlarını bilmedikten sonra, bir değil bin
Mehdi gelse ne yazar...
Pekala, bunun ardında uzun bir tarih vardır. Ta en başında pek çok
kötü hadisenin başlıca müsebbibi Muaviye denen şahsın durduğu o
karanlık tünel içinde, sıkıntılı zamanlardan geçmiş, katledilmiş,
zulme maruz kalmışızdır. Mezhepçilik etmiş, mezhepçiliğin etkilerine
maruz bırakılmışımızdır. Velhasıl İslam ile şereflendirilmiş olmamıza
rağmen, Mehdi hayali ile tüm bu sıkıntılardan arınmaya ve bu hayalden
güç alarak, kendimizi teselli etmeye çalışmışızdır.
Hele bir de hadislerle desteklenmişse, biz bunu iyiden iyiye adeta
iman esaslarından biri saymışızdır...
İyi de hadisler Hz Peygamber'in vefatından 150-200 sene sonra yazıya
geçirilmeye başlanmıştır. Ve bu kadar uzun bir süre boyunca, sadece
kulaktan kulağa dolaşan hadisleri, eksiksiz veyahut değiştirmeden
nakletmek, gerçekten zordur. İşte bu yüzden, Hz Peygamber'e ait olduğu
rivayet edilen hadislerinin değerlendirilmesi için sistematik bir
metot uygulanmış, hadisin içeriğinin Kuran-ı Kerim'e ve İslam'a
uygunluğu titizlikle incelenmiştir de. Biz muhaddis değiliz ve bu
görevi yaparken gerçekten çok gayret sarf etmiş olan önemli hadis
alimlerinin varlığından haberdarız elbette. Ancak biliyoruz ki;
Muhaddisler bazı hadislerin kabul veyahut reddinde ihtilaf ettikleri
gibi, bugün kesin olarak sahih bildiğimiz bazı hadîslerin senetleri
hususunda da uzun yıllar ihtilaf etmişlerdir.
Veyahut örneğin Buharî'deki hadîslerin ne kadar olduğu noktasında,
alimler farklı metotlardan yola çıkarak, farklı sonuçlara
varmışlardır.. İbn Hacer'e göre ise eserde mükerrerleriyle birlikte
7397 hadîs, İbnu's-Salah'a göre eserde mükerrerleriyle birlikte 7275
hadîs olup tekrarsız olan rivayetlerin adeti 4000'dir. İbn Haldun ise,
bu sayıyı 9200 olarak belirlemiştir.
Mezhep imamları da az veyahut çok hadis rivayet etme bakımından
birbirinden ayrılır ki, birinin diğerinden daha çok hadis rivayet
etmesi, onun hadis ilmine daha vakıf olduğunu göstermez, bu durum
inceleme metotlarının farklı olmasının doğal bir sonucudur. Maliki
mezhebinin imamı, İmam Malik'in Muvatta'da aktardığına göre sahih
hadis sayısı yaklaşık olarak 300 kadardır. Ahmed B.Hanbel'in rivayet
ettiği hadis sayısının 30.000'i bulduğu söylenir. Hanefi mezhebinin
kurucusu İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin ise 17 ila 50 arasında hadis
rivayet ettiği aktarılmıştır. Bu kimselerden her biri kendi
içtihadları ölçüsünde hadis rivayet etmişlerdir ve aslına bakarsanız
bu yaşadıkları bölge ile de alakalı bir durumdur zira örneğin Hicaz'ın
hicret yurdu olması nedeniyle Hicaz'lı hadis alimleri Irak'lı hadis
alimlerinden daima çok daha fazla sayıda hadis rivayet etmişlerdir.
Bu yüzden, herkes hadisleri farklı metotlarla muhakeme etme konusunda
serbesttir ve bu konuda gösterilen gayret de açıktır. Ancak hiç kimse,
bu husustaki buluşlarını diğer kimselere zorla empoze etme hakkına
sahip değildir. Aslına bakarsanız Mevdudi, muhaddisler ve
talebelerinin böyle bir arzu içinde de olmadığını söylemiştir zaten.
Ancak yaşadıkları dönemde cereyan eden siyasi gelişmeler ve hanedan
çekişmeleri, bazı iyi niyetli çalışmalar üzerine tesir ederek, hadis
ilmine de etkide bulunmuştur.
Sahih olup olmadığı hususunda sürekli ihtilaflar olan yaşanmış olan
hadislerin neredeyse tamamına yakını, işte bu siyasi münakaşaların
tesiri ile rivayet edilmiş hadislerdir.
Ve sahih olduğu hususunda kesin delil olmayan yani zayıf hadislerin
akideye delil olmadığı hükmü, başta Gazali, Razi, Taftazani, İmam-ı
A'zam Ebu Hanife, gibi pek ok büyük alimin üzerinde ittifak ettiği bir
düşüncedir.
Örneğin Gazali, el-Mustasfa isimli eserinde;"Haberi-ahad bilgi ifade
eder mi?" sorusuna ;"Haberi-i ahad bilgi ifade etmez. Bu husus zorunlu
olarak bilinmektedir. Nitekim biz her duyduğumuz şeyi tasdik etmeyiz.
Yine şayet haberi ahadı tasdik edecek isek, iki haber arasında bir
çelişki takdir ettiğimizde iki zıt şeyi nasıl tasdik edebiliriz."
şeklinde cevap vermiştir. Yani bunlar, Gazali'ye göre "doğru veyahut
yalan olması ihtimal dahilinde olan sözlerdir."
Üstad İbn Haldun ise hadislere genelde sosyolojik bir bakış açısı ile
...
tamamını oku »