Gmail Takvim Dokümanlar Reader Web diğer »
Son Ziyaret Edilen Gruplar | Yardım | Oturum açın
Google Grupları Giriş
Grup bilgisi
NAMAZDA KALBİN HAZIR OLMASI    

Namazda Huşu' ve Kalbin Hâzır Olması

Namazda huşu', yani kalbin (aklın) hazır olması onun manevî şartlarındandır. Bunun gerekliliğini bildiren âyet ve hadisler çoktur. Örnek olmak üzere birkaç tanesini daha önce zikrettik. Allah Rasûlü (sa) şunu da söylemiştir: "Nice namaz kılan vardır ki, namazdan el­lerinde kalan sadece yorgunluktur." (Nesaî, Ahmed, İbnu Mâce) Gaflet ve dalgınlıkla namaz kılanlar da bunlardandırlar. Allah Rasûlü’ne nisbet edilen bir sözde de şöyle denilmiştir: "Kişi, kıldığı namaz­dan ancak onu anladığı (huşu' duyduğu) kadar sevap alır."

Namazda huşu' ve kalb huzurunun bu kadar önemli olmasının sebebi şudur: Namaz, Allah Teâlâ ile konuşmak­tır. Konuşmak ise ancak kalb ve zihin hazır olmasıyla müm­kün ve muteberdir. Onun için, namazda olduğunu bile dü­şünmeyen bir kimse, namaz kılmamış olur. İslâm’ın diğer rükünleri olan oruç, hac ve zekâtta gaflet bulunsa bile, bir anlamda zararsızdır. Çünkü bu ibadetlerde fiilin kendisi önemlidir. Örneğin, zekâtın belli başlı maksadı fakir ve muhtaçlara yardım etmektir. Orucun önde gelen maksadı, açlık ve susuzlukla nefsi zayıflatmaktır. Haccın maksadı tavaf, Arefe duruşu ve taş atmak gibi nefsi yoran zahmetli iş­leri yapmaktır. Namaz ise, bunlardan farklıdır. Çünkü onun özü ve maksadı Allah Teâlâ'yı anmak, O'nu tazim et­mek, O'nunla Rab ve kul münasebeti içinde konuşmak, O'na arz-ı ubudiyet etmek, kendisine hamd ve şükürler takdim etmektir. Namazdaki bütün söz ve hareketler bu anlamları içerir. Hal bu olunca, namazı gafletle kılmak, na­mazın içinde Allah Teâlâ'yı düşünmemek ve ne yaptığını anlamamak, yapılan işin değerini sıfıra müncer eder. Nite­kim, uykuda konuşan bir kimse de konuşmamış gibidir. Sarhoş olanın sözleri de geçersizdir. Namazın dini ayakta tutan direk olması, mümin ile kâfiri birbirinden ayırması, hac, oruç ve diğer ibadetlerin üstünde tutulması da onun otomatik hareketlerden ve ezberlenmiş sözlerden ibaret ol­madığını, onda büyük bir mâna ve ruh bulunduğunu gös­terir. Bu mâna ve ruh ise, onun Allah Teâlâ ile şuurlu ve bi­linçli bir mülakat, münâcât ve konuşmak olması, tefekkür ve kalb hazırlığı içinde icra edilmesidir. Ancak, bütün na­maz boyunca bu tefekkür ve kalb huzurunu korumak da kolay değildir. Bu sebeple âlimler, en azından ihram (tah­rim, iftitâh) tekbirini getirirken tefekkür ve huzur içinde ol­maya çalışmanın gerekli olduğunu söylemiş ve namazın sıhhati için bu kadarını şart koşmuşlardır.

Ancak bunun mânası, huzur ve tefekkür sağlanamadı­ğı takdirde namaz kılmamak değildir. Çünkü gafletle de ol­sa, namaz kılmak, önemli ölçüde eksik ve kusurlu olması­na rağmen, yine de hiç kılmamaktan iyidir. Çünkü burada en azından namaz kılmak için şuurlu bir karar vermek var­dır ve sureten de olsa bir çaba mevcuttur. Ancak, namazın hakikatine ulaşmak için, onun ifası sırasında kalb ve aklın da bu fiile iştirak etmesi ve bu suretle zahirî söz ve hareketlere ruh ve duygu kazandırılması lâzımdır. Namazın mâna yönünü oluşturan huşu' ve kalb huzuru altı şeyle hâsıl olur. Bunlar şöyledir:

1- Namazdaki sözler söylenir ve hareketler yapılırken zihnin bunların farkında olması, onlarla birlikte bulunma­sı ve başka şeylerde dolaşmaması;

2- Okuduğu âyet ve zikirlerin ve yaptığı hareketlerin mânalarını düşünmek. Namaz kılan kişi bunları düşünür­se, bilinen mâna ve sırlarıyla birlikte daha ince mânalara ve derin sırlara da muttali' olur. İman ilminin ancak az bir kıs­mı kaleme ve dile getirilebilir; onun büyük kısmı duyma ve sezme şeklindedir. "Takva gözetin ki, Allah size bilmedik­lerinizi öğretsin." (Bakara, 282) âyeti de bu gerçeğe işaret etmiştir.

3- Allah Teâlâ’nın büyüklük ve azametini hissetmek ve O'nu ta'zim etmek;

4- O'ndan heybet duymak. Heybet duymak, bir şeyin büyük ve güçlü olduğunu bilip ondan korkmak demektir. Âdi ve muzir şeylerden korkmak heybet değildir. Onun için heybet, korktuğu şeyi sevme ve ona saygı duymayı da içerir. En büyük heybet, hakikî müminin Allah Teâlâ'ya kar­şı duyduğu heybettir ve bu heybetin en canlı ve kuvvetli bir şekilde hissedildiği yer de namazdır. Çünkü namaz, ta­bir caizse Allah Teâlâ ile karşı karşıya gelmek ve yüzleş­mektir.

5- Ümitlenmek. Namaz kılan kişi bir taraftan heybet duyup titrerken, bir taraftan da ümitlenir. Çünkü o anda, her şeyin hazinesi elinde, her şeyin anahtarı yanında, her sorunu çözebilen, her dileği yerine getirebilen, üstelik rahmeti çok, lütfü bol, vaadi hak ve emri geçerli olan kâinat sultanının huzurundadır, O'na dert ve dileklerini hal ve kal diliyle arz etmekte, O'ndan yardım ve medet istemektedir. Cömert, merhametli, güçlü ve zengin bir kula bile ihtiyacın bildirilmesi kalpte ümit doğurursa, bunun cömertlerin en cömerdi, merhametlilerin en merhametlisi, en güçlü ve en zengin olan âlemlerin Rabbine bildirilmesi elbette ki, çok daha büyük bir ümid, sevinç ve rahatlık doğurur.

6- Utanmak. Bu duygu, namaz kılanın Allah Teâlâ'ya karşı kusur ve eksikliklerini görmesiyle ortaya çıkar.  ihyau ulumi'd -din
www.gullerinefendisi1.tr.gg

Sürüm: 
Grup oluştur - Google Grupları - Google Ana Sayfa - Hizmet Şartları - Gizlilik Politikası
©2009 Google