Web Görseller Haberler Gruplar Bloglar Çeviri Gmail diğer »
Son Ziyaret Edilen Gruplar | Yardım | Oturum açın
Google Grupları Giriş
Gül Baba ve Urumeli
Şu anda bu grupta ilk sırada gösterilen çok fazla sayıda konu var. Bu konuyu ilk sırada göstermek istiyorsanız, bu seçeneği başka bir konudan kaldırmalısınız.
Talebiniz işlenirken bir hata oluştu. Lütfen tekrar deneyin.
bayrak
  1 ileti - Tümünü daralt  -  Tümünü şu dile çevir: Çeviri (Tüm orijinalleri görüntüle)
İleti gönderdiğiniz grup bir Usenet grubudur. Bu gruba ileti gönderdiğinizde İnternetteki herkes e-posta adresinizi görecektir.
Yanıt iletiniz gönderilmedi.
Yayınınız yöneticiler tarafından onaylandıktan sonra görüntülenecek
 
Gönderen:
Kime:
Cc:
İzleyen:
Cc Ekle | İzleyen Ekle | Konuyu Düzenle
Konu:
Doğrulama:
Doğrulama amacıyla, lütfen aşağıdaki resimde gördüğünüz karakterleri veya erişilebilirlik simgesini tıkladığınızda duyduğunuz rakamları yazın. Dinleyin ve duyduğunuz sayıları girin
 
Eyüp Sabri KARTAL  
Profili göster  
 Diğer seçenekler 1 Mayıs 2008, 01:06
Kimden: "Eyüp Sabri KARTAL" <ecu...@gmail.com>
Tarih: Thu, 1 May 2008 01:06:37 +0300
Yerel: Perş 1 Mayıs 2008 01:06
Konu: Gül Baba ve Urumeli

 *TARİH SÜRECİNDE GÜL BABA TÜRBESİNİN İÇİNE GENEL BİR BAKIŞ*
 *Yazar: rumeli_erenleri*
17:30 02-Mayıs-2007

TARİH SÜRECİNDE GÜL BABA TÜRBESİNİN İÇİNE GENEL BİR BAKIŞ

İsmail Tosun SARAL*
ÖZET
Budapeşte'de gömülü olan Gül Baba'nın, yaşadığı çağ ve tarihî kişiliği
üzerine çeşitli rivayetler bulunmaktadır; ancak Gül Baba'dan günümüze miras
kalan eser, türbesidir. Bu türbe, gerek Macarlar gerekse Türkler tarafından
itina ile korunmuştur. Gül Baba hakkında ilk bilgiyi veren Evliya Çelebi'den
sonra bir çok Türk ve yabancı seyyah, türbe hakkında geniş bilgi vermiştir.
Bu çalışmada, belirtilen bilgilerden yola çıkarak türbenin yıllar itibarıyla
iç tezyinatı (süs, bezek) anlatılmaktadır.
ABSTRACT
Several legends has been told about Gül Baba, a Bektashi dervish buried in
Budapest, his historical personality and the period he lived. However, the
only concrete heritage of him is the well-known tomb / türbe in Budapest,
which has been carefully protected by both Hungarians and Turks. Many
Turkish and foreign travellers visited this tomb and wrote about there in
their travel diaries. Therefore, parallel to the information given at those
diaries, this article aims to inform the reader about the interior
decoration of the Gül Baba tomb in gradual years.
Anahtar Kelimeler: Gül Baba, Türbe, Tezyinat(süs, bezek)
Key Words: Gül Father, Turbe, Tezniyat (ornament, decoration)
Gül Baba, XV. yüzyıl sonu ve XVI. yüzyıl başlarında yaşamış, Budapeşte'nin
Budin kısmında türbesi bulunan ünlü bir Türk düşünürüdür. Tarihî kişiliği,
yaşadığı çağ ve çevre hakkında çeşitli rivayetler bulunan Gül Baba'yı
Osmanlı-Türk aydınlarının bilgisine ilk sunan Evliya Çelebi'dir. Evliyâ
Çelebi'nin babasından naklettiği bilgiye göre, Gül Baba, Merzifonlu bir
Bektaşi dervişidir. Fatih Sultan Mehmet devrinden Kanuni Sultan Süleyman
devrine kadar bir çok gazâlarda bulunmuş, Budin'in fethine de katılmış, ilk
Cuma günü fetih namazı kılınırken Hakka yürümüş; kimine göre Budin Kalesi
önündeki savaşlarda şehit düşmüş ve Budin'e gömülmüştür. Cenaze namazının
Ebusuûd Efendi tarafından kıldırıldığını, Kanuni Sultan Süleyman'ın ve yüz
bini aşkın bir cemaatin bu namazda bulunduğunu, tabutunu bizzat Sultan
Süleyman'ın taşıdığını yazan Evliyâ Çelebi, Gül Baba'nın kavuğunda daima bir
gül taşıdığı için bu lâkabı aldığını yazmaktadır.[1] Türbenin iç görünüşünü
ise şöyle anlatmaktadır: [2]
Resim- 1
Gül Baba Türbesi
Bizzat Gülbaba da bir çiçekli bahçe içinde kurşun örtülü bir kubbede
gömülüdür. Sandukası yeşil çuha ile örtülü olup, mübarek başlarında Bektaşi
tacı bulunur. Etrafı çeşitli Arap harfli Kur'an ayetleri ile süslüdür.
Hakîrin yazdığım münasip beyit şudur:
" Âşık ve sâdıkınım, ettim ziyâret ben gedâ
Bülbül - i güyâ gibi efgan idem ey Gülbaba"
Başka bir beyit :
" Gül - i gülzar - ı hakikat ve hûda
Kutbu aktâb - ı Budin Güllübaba"
Başka bir beyit:
"Baba bir kân - i kerem sultandır.
Değil elbette teh-i pir ü gedâ
Merzifondan gelerek tuttu vatan
Şeh Süleyman zâmânı Güllübaba"

Bu çeşit beyitleri yazdıktan sonra mübârek ruhları için bir Yâsin -i Şerif
okudum."
* Evliya Çelebi bu son beyiti*, XVII. yüzyılda *İbn-i Derviş
Mehmet*tarafından Gül Baba için yazılmış bir kasideden almıştır.[3]
Rahmetli Reşat Ekrem Koçu, Budin Paşasının Kızı isimli romanında kara ve
deniz seyyahlarının mermer kapı ve duvarlara yazdıkları pek çok manalı
beyitlerden hayalî örnekler vermektedir. Burada yazılı olan dilekler ve
istekler, halen Anadolu'da kutsal ziyaret yerlerine konulan defterlere
yazılanların aynısı olması bakımından ilginçtir:[4]
"Gül Babacığım bana tosun gibi erkek evlat ihsan eyle.
Gül Babacığım *Grijgal*'a giderim, beni kazadan, belâdan, düşman mekrinden
koru.
Gülbabacığım bana alnı akıtmalı bir at al.
Kızıma koç başlı, şâhin bakışlı, hayırlı kısmet ey kân- ı kerem Sultânı."
Ancak, Evliya Çelebi'nin verdiği bilgi, uzun yıllar Seyahatmame'sinin
sayfaları arasında kalmış, Tanzimatla başlayan yenileşme hareketleri ile
okuma yazmanın artması, matbaanın bir çok kitabı seri bir şekilde basması
gibi sebeplerle Osmanlı kamu bilgisine yıllar sonra ulaşabilmiştir. Hâl
böyle iken Gül Baba'nın aziz hatırası Budapeşte'de pek muteber bir ulu
kişilik olarak yüzyıllar boyunca süre gelmiştir.* "Macarlar bizi daima türbe
ve makberelerden istiane ile melûf tanıdıkları için ve Gül Baba'ya bilmem
nasıl bir kudsî şahsiyet gözü ile bakıp, Türklerce de muteber bir veli
olduğuna inandıkları için"[5]* türbeyi korumaya büyük bir özen
göstermişlerdir.
Gül Baba hakkında ilk haberlere Sultan Abdülaziz'in Avrupa Seyahati'ni konu
eden seyahatnâmelerde rastlamaktayız.[6] Sultan Abdülaziz, Avrupa
başkentlerine yaptığı gezinin sonunda 31 Temmuz 1867 günü Budapeşte'yi de
ziyaret ederek orada iki gün kalmıştı. Macarlar bu ziyarete çok büyük önem
vermişlerdi. Macarlar bu davranışları ile 1849 tarihinde saltanat-ı seniyeye
iltica ettikleri vakit gördükleri iyi muameleye karşılık vermek
istemişlerdi. Ne var ki Macarların bütün çırpınmalarına, türbeden bir avuç
toprak almalarına, hünkâra takdim etmelerine karşılık, başta Sultan olmak
üzere Türk heyeti Gül Baba'ya bir ilgi duymamışlardır:
Başlarında sorguçlu kalpak, boyunlarında altından masnu ağır kordon,
omuzlarında dolaman, bellerinde Türk biçimi kılıç ve sıkı pantolon,
dizlerine kadar da çizme olduğu hâlde Macar asilzadeleri hünkârı saraya
davet için vapura gelmişlerdi... Ahali, o günü bayram hükmüne koymuş;
sokaklara dökülmüş, Macar dili ile bir düziye "Çok yaşa!" diye bağırıyordu.
Hünkâr, Budin mevkiinde tahsis kılınmış olan eski şatoya girmiş, müteakiben
Macar asilzadelerini huzuru şahanelerine kabul etmiş ve sonra yemek
yemiştir. Biraz da istirahat ettikten sonra, Macar küberası ve muteberanı
maiyeti şahane de oldukları hâlde Kayzerbad civarında ve Gülbaba türbesi
üzerinde Mebni camii şerifi ziyaret eylemiştir. Buda şehri, Padişahın burayı
ziyaret edeceği muhakkak olduğu cihetle, orada kırmızı kadifeden bir çadır
kurmuştu. Ancak,Türk Heyetince: "Gül Baba'nın bir ehemmiyeti yoktur. Gâlib
bir rivayete nazaran Fatih Sultan Mehmed, İkinci Sultan Bayezid, Yavuz ve
Kanunî Süleyman devirlerini idrak etmiş, muharebelerde bulunmuş, nihayet
Budin seferinde ölmüş bir Bektaşî babasıdır. Türbesi de bir köy evine
benziyor. İçinde bir iki yazı levhası var ki birinde ufak bir manzume
yazılıdır. İlk beyti şudur, hepsi bu:
Bunda medfun (Gülbaba) hazretleridir daima
Bülbül-âsa zairidir ruh-ı pak-i etkıya
Evet hepsi bu! Ne yazık ki hepsi bu!
İsmail Gaspıralı, 1887 yılında Tercüman Gazetesi'nde yayımladığı "Molla
Abbas Fransevî'ye Tesadüf- Gül Baba'yı Ziyaret" isimli hayalî tefrikasında,
Gül Baba'yı ziyaretini çok güzel bir şekilde anlatmaktadır:[7]
Yine de buraya gelmişken, Gül Baba'yı da görmeden gitmeyeyim, dedim. Gül
Baba Türbesi, Budin Kalesi'nin kenarında, zengin bir Macar'ın konağı
avlusundadır. Macar çocukların kılavuzluğuyla konağı buldum. Kapıyı açan
genç ve güzel Nemse (Avusturyalı) kızına yarım yamalak Almancam ile "Gül
Baba burada mı?", diye sordum. Kız nezaketle: "Burada, buyurun." dedi.
Birkaç ayak merdivenden çıktık. Yukarı avluya eriştik. Avlunun ortasında
İstanbul türbeleri gibi bir türbe duruyor. Kubbesi üstünde ay var. Ay içinde
"Maşallah" yazılmış. Kız türbenin kilitli kapısını açtı, içeriye girip
ilerledik. Türbenin tam ortasında, bir kaç döşeme tahtasını kaldırdı; eğilip
eliyle toprağa dokunarak."İşte Gül Baba.", dedi.
Bir köşeye diz çöktüm. Gözlerimi yumup cehren (yüksek sesle) "Tebareke" [8]
sûresini okumaya başladım... Sonra el kaldırıp dua ettim. Gözümü açıp
kalktım... Duayı bitirdikten sonra kalkıp duvarlara göz gezdirdik. Her
tarafta Arap veya Lâtin harfleriyle yazılmış, Müslim ve Gayr-i müslim
isimleri vardı. Molla Abbas hazretleri, içlerinden birini göstererek:
İşte, benim Frengistan Mektupları'nı yazdığım zamanki imzam, dedi. Sonra
ilâve etti: Bazı sebeplerden dolayı o vakit Gül Baba ziyaretini bulamadım,
diye yazmıştım.
Duvara Kur'an ayetleri ve kutsal hadisler yazılı iki levha asılmıştı.
Bunlar, Türklerin buralara hakim oldukları zamandan kalma eski levhalardı.
Evliya Çelebi'den sonra Osmanlı-Türk kamu bilgisine Gül Baba ve türbesi
hakkında ayrıntılı bilgi veren Buda-Peşte'de Devlet-i Osmâniye Başşehbenderi
(başkonsolosu) Rumbeyoğlu Fahreddin Bey oldu. Fahrettin Bey daha sonra
Maarif Nazırı olmuştur:[9]
Hâlen, bazı köylerde gözüken evler gibi, damı otla örtülmüş kiremit kaplı
olup iç duvarları adi sıvalı ve zemin tahta döşemelidir. İçinde sandukası
bulunmayıp düz bir boşluk durumunda olan zeminin ortasındaki bir tahta
kapağın altında toprak görülmektedir ki burası ziyarete gelenlere, Gül
Baba'nın gömülü olduğu nokta olmak üzere gösterilip anlatılmaktadır.
Türbenin içinde ek süsleme olarak çoğu bayağı, bir iki yazılı levha ile bir
de şu beyitleri kapsayan bir levha vardır:
Bunda medfûn Gül Baba Hazretleridir dâimâ
Bülbül-âsâ zâiridir rûh - i pâk - i etkıyâ.
Anâ mânend-i hezâr âşık olur dil
Gül gibi revnak- fezâ-yı firak-ı tâc-ı evliyâ
Reşk ider gül âna kim, bir vakte olmaz münhasır
Bülbülü bulur anın her demde bûy-ı ihtidâ
Sâde züvvâri değil, hem hezâr âşıkı
Kande olsa verdi lütfun sem ider subh u mesâ
Gül sehi ezhârdir, o pâdişehi kudsiyân
Andelib tâbii bulur bu âlemde safâ
Bülbül-ı hâdim duâ eyler hemîşe himmeti
Verdi maksûdun vech-i âsafın etsün küşa
Andelip bendegânından kemâli dâima
Feyziyâb verdi rûhâniyeti kılsun Hudâ.
Sudde-i Nâîlî
Bundan başka ziyaretçilerin adlarını yazageldikleri eski bir defter vardır.
Kapısı küçük, fakat oyma tahtadan yapılma olup İstanbul camileri ve
medreseleri kapıları tarzındadır.
Herhâlde noksan kayda alınma nedeniyle, dize ölçülerinin hepsi tam olmayan
bu şiirin günümüz Türkçesine çevrilmiş şekli şöyledir:
Gül Baba hazretleri sürekli olarak burada gömülüdür
Onun ziyaretçisi, bülbül gibi Tanrıdan korkup çekinen temiz ruhudur
Gönül ona, bülbüle olduğu gibi bağlanır. Çünkü onun
Başının üzerindeki kendini gül gibi güzelleştiren evliyâlık tâcıdır
Zamana bağlı kalmaksızın gül onu kıskanır
Bülbül onun doğruluk yolunu, imâna ermesi kokusunu her zaman bulur
Yalnızca ziyaretcileri değil, tekmil binlerce tutkunu
Nerede olsalar, onun iyilik güllerini sabah akşam koklar
Gül çiçeklerin pâdişâhıdır, o da kutsalların pâdişâhı
Bülbül peşi sıra iki âlemde-dünyada ve âhirette- huzûr rahat bulur
Bülbül kalemin (yazım) her zaman büyüklüğüne duâ eder
İstekler gülünün büyüklük yüzü, görünümü açılsın
Bülbül benzeri olgunluk içindeki bağlılarına (ona bağlı olanlara)
Tanrı rûhânî gül bolluğu versin.
Yüz süren Nâîlî
Rumbeyoğlu Fahrettin Bey'den sonra Gül Baba'nın kaderi ile, Budapeşte'ye
Başşehbender olarak atanan rahmetli Türkçü, edip Müftüoğlu Ahmet Hikmet Bey
meşgul oldu.
Müftüoğlu Ahmet Hikmet Bey, Hatıratında Gül Baba'ya yaptığı ilk ziyareti
şöyle anlatmaktadır:[10]
13 Mayıs 1910 " ... Yemekten sonra saat 1.30'da Mösyö Egesi isimli Macar
geldi. Bir araba tuttuk, Buda'ya geçtik ve Gül Baba Türbesi'ni ziyaret
ettik. Burası kârgir bir büyük şatonun sed sed bahçesinin bir büyük
kenarında toparlacık ve üstü ufak tahtalarla külliye şeklinde örtülmüş bir
binadır. Türbenin içi döşeme tahtasından ibarettir. Duvarlarında bir iki
levha konmuş ve duvarlarına Türkçe, Macarca kurşun kalemle bir takım isimler
yazılmıştır. Afganistandan burasını ziyâret etmek için gelen Muhammed Ibni
Muhammed isminde biri de üzerinde kılıç-kalkan şeklinde yazılar bulunan bir
kağıdı duvara yapıştırmıştır. En mânîdar levhanın beyitleri şunlardır."[11]
Müftüoğlu Ahmet Hikmet'in yolu ertesi yıl 4 Haziran 1911 günü tekrar
Budapeşte'ye düşer: " Sabahleyin saat altıda Peşte'ye geldik... Hep fesli
idik. Yollarda herkezin nazar - ı dikkatini celb ediyorduk... Oradan hepimiz
Gül Baba'ya gittik. Türbe geçen seneye nisbeten tamir görmüş. Bir defter
konmuş. Deftere imzamızı attık. Gül Baba'nın rûhâniyeti beni eğer an-karîb
Peşte'ye çekerse nezdim olsun ol mahalle ism - i mübâreklerini hâvî altı
güzel levha yazdırıp asayım. Bir sanduka yapmak için elimden geldiği gayreti
edeyim..."
Ahmet Hikmet'in duası kabul olunarak Takdir-i İlâhi ve Gül Baba'nın
ruhaniyeti, onu an-karîb Peşte'ye çekmiştir. Ahmet Hikmet Müftüoğlu, 1912'de
Budapeşte'ye Başkonsolos olarak atanır ve derhal Gül Baba Türbesi ile
ilgilenmeye başlar.[12] İlk işlerinden biri, eski Budin'imizin koynunda
uyuyan Gül Baba'nın bakımsız türbesi ile ilgilenmek olmuştur. Türbeyi
onartır, bakımsızlıktan kurtarır. Hereke fabrikasına ısmarladığı nefis ipek
Türk seccadeleriyle, hattat Halid'e yazdırdığı cellî hatlı levhalarla
türbeyi bizzat süslemiş, Avrupa'nın göbeğinde bu uçmuş ve dağılmış Türk
kokusunu keskin bir rayihaya tebdil etmişti. Onun sayesinde Gül Baba bugün
Türk tezyin sanatının Avrupa'da açılan bir müzesi olmuştur. Ahmet Hikmet,
Budin'i ordusuz yeniden zapteden muzaffer başkomutandır.
*Macaristan*'da Türklerden kalan birkaç hatıradan biri olan Gül Baba
Türbesi'ni tamir ettirmiş bulunan Ahmet Hikmet, türbe için, İstanbul'dan
Evkaf Nezareti'nden müceddeden yapılacak sandukası üzerine bir sırmalı
pûsîde/sanduka örtüsü ile bir kavuk, türbe içine şem'danlar, halı, seccade
gibi bazı eşya istemiştir. Ayrıca türbe için bir levhaya yazdırılmak üzere
Rıza Tevfik'ten Gül Baba'nın daha ziyade mün'akıbî ve şiirleriyle tasavvufî
kişiliğine dair bilgiler de istemiştir.
1930 yılında Reşit Saffet Atabinen'in yazdığına göre[13]; Türk Osmanlı
devrine ait âsar meyanında Gül Baba türbesinde yalnız bina kalmıştır. İçinde
hiçbir şey yoktur. Sanduka sonradan yapılmıştır; duvarları boştur. Yalnız *
Macaristan* Müslüman Cemaati Reisi, Abdüllâtif Efendi, tarafından, Evliya
Çelebi'den menkul, Merzifonlu Bektaşî Gül Baba hakkında eski hurufatla şu
fıkra yazılıdır:
"Merzifon'lu Bektaşî Gül Baba Budin gözcüsü olup himmetleri hâzır ve nâzır
ola!"
İsmail Habib Sevük[14], türbenin 1935 yılındaki durumunu şöyle
anlatmaktadır:
Kırklık Macar madamı çıkardığı anahtarla türbeyi açtı. İçeride alelâde
sanduka ve bir köşesinde bir tesbih asılı çırılçıplak duvarlar. Hâtıra
yazmak için ziyaret defterini uzatıyorlar. Ne çıkar? Vaktiyle o duvarlar
fakirinden vezirine, meçhulünden meşhur Evliya Çelebi'ye kadar yazılarla ve
beyitlerle doluydu. Veliden medet uman Evliya oraya üç çeşit manzume yazdı
ve birinde 'Merzifon'dan gelerek tuttu vatan' diyordu. Evet iki asır vatan
tuttu ve iki asırdır vatansız kalarak; yarısı tutulmuş ay gibi dört asrın
bir tarafı haşmette, diğer tarafı gurbettedir. Gurbette diri bir defa garip,
fakat gurbette ölü; vatanında ölmeyen iki defa ölür. Ya ölümünden sonra
vatanı giden? Gül Baba iki defa aziz ol!
Tahir Erdem[15] , Gül Baba isimli uzun makalesinde aşağıdaki bilgileri
vermektedir:
Türbede mevcut olan 14 satırlık Türkçe sözlü yazıyı ihtiva eden levha sureti
kaydedilmekte, tahtadan oyma küçük kapısı da İstanbul cami ve medreselerinin
kapılarına benzetilmektedir.
Oktay Aslanapa,[16] "Türbenin içersinde yarı karanlık dinî bir atmosfer
hüküm sürüyor. Oval pencereler onsekizinci asırda açılmıştır. Eski ve tek
pencereyi örten renkli mozaik camlardan bazı parçalar kalmıştır ki
bunlardan, camlar üzerine renkli olarak âyetler yazıldığı anlaşılıyor.
1690'da küçük bir şapel hâline getirilmesi, bu türbeyi yıkılmaktan kurtarmış
içindeki eşya da o zaman kaybolmuştur. Cizvitler bunu uzun zaman işgal
etmişlerdir. Sonra husûsî ellere geçen bu bina nihayet 1885'te Babıâli'nin
müracaatı ile tekrar türbe hâline konulmuştur.
Fuat Bozkurt[17], 1997 yılında Gül Baba'nın sandukası üzerinde bulunan
örtüyü 1937 yılında Türk hükûmetinin yolladığını belirtmektedir. Türbeyi
1964 yılında ziyaret eden Prof. Dr. Ekrem Hakkı Ayverdi[18] türbenin için de
gördüklerini şöyle anlatmaktadır:
İçeride Gül Baba yalnız yatmaktadır. Üzerindeki sanduka örtüsü 1937'de Türk
Devleti tarafından gönderilmiştir. Evvelce etrafta Devlet-i Âliye tarafından
yapılmış ceviz parmaklık ve elifî dilimli, tahta bir kavuk üzerine
geçirilmiş sarık vardı; bunlar yenilenmiştir. 1937' de solda Macarca,
ortada, bayrakla beraber Türkçe ve sağda İngilizce üç levha konmuştur.
Türkçe metin noksan, fakat emsâli metinlerin hep hafiften ve üstün körü
mâlûmâta dayanarak yazılmış olduğuna bakılırsa, oldukça sıhhatlidir dahi
denilebilir. Yalnız, türbenin 1962-1963'te restore edilmiş olduğu yanlıştır;
1964'teki perişan hâlini biz gördük. Zeminde tahta döşemeden başka bir şey
bulunmamaktadır. Kemalî isminde bir zatın yedi beyitlik manzûmesini hâvi
levha el'an mevcuttur. Asıl tâmir Zilkaade 1334 (1916 Ağustosu)'te
yapılmıştır. Bu tamirde sanduka etrâfına ceviz parmaklık çekilmiş, yukarıda
söylediğimiz elîfî tahta külah ve sarık konmuştur. Bir rahle üstünde büyük
kıt'a Kurân- ı Kerîm, Mehmed Emin imzalıdır. 1179 Ramazanı başı (1766
Kânûn-I sânî) başında yazılan bu Kur'an-ı Kerîm'in hattatı, Mehmet Emin
Efendi İstanbulludur. Evkaf-ı Hümâyun Nezâreti'nin Budapeşte'de medfûn Gül
Baba Türbesi'ne hediyesidir. Bu Kur'an-ı Kerîm'den başka duvarda işporta işi
yazı ile bir ism-i Al ve tam kapı karşısına gelen duvarda cam levha içine
yerleştirilmiş bir teber, bir nefir, üç tespih, bir teslim taşı ve billurdan
mürekkep levha, sedefli bir ufak masa, oyma pirinç buhurdan, Şeyh Rızâ
Tâlibânî'nin meşhur farsça kıt'ası "Sek-i dergâh-ı pîrân Şev..." olup
Saraybosna'da mekteb-i nüvâb muallimi Şeyh Sırrı-zâde Bahâüddin imzasını ve
1330 (H.1912) tarihini taşıyan levha, güzel bir yazı ile "ya galiba ya gayri
maglup" sülüs ve üç satır nesih kıt'a, Hazreti Ali'nin, ret'i Hasan ve
Hüseyin ve Selmân- ı Fârisî'nin mükâlemelerini ve Kıtmîr'i gösteren levha,
harem-î şerîfden, Hindistan'dan manzaralardan mürekkep bir levha (Bizim
yazımızla Türkçe olarak "Saraybosna nâibi Seyfî Efendi tarafından hediye
edilmiştir", şerhi vardır.) bulunmaktadır.
1966 yılında Gül Baba türbesini ziyeret eden Yılmaz Çetiner[19]
izlenimlerinini şöyle anlatmaktadır:
Üniversite öğrencisi olan Gülbaba muhibi Macar kızını da yanımıza alıp,
türbeden içeri girdik. Yeşil beyaz sarığı başında, sandukasının üzeri halı
örtülü Gülbaba, yattığı yerden kalkacak, yanımıza gelecek sanıyoruz...
Yine aynı yıl Prof. Dr. Mehmet Ali Kâğıtçı, türbeyi ziyaret eder ve
gördüklerini şöyle anlatır:
Türbenin içine, türbeye ihtimam ile baktığı âsârı ile sâbit olan Macar
türbedar ile berâber girdik. Üzerine halı seccade örtülmüş, baş tarafında
dilimli kavuk bulunan sandukaya teveccüh ederek, fâtihalar ithaf ettik,
niyazda bulunduk... Bu esnâda Macar türbedar, şapkası elinde, kemâl-i huşû
ile saygı duruşunda bulunuyordu.
Türbenin içi tertemiz ve bakımlı, zemin keçeler ve halılarla örtülü…
Duvarlardaki çerçeveli levhalarda, hat üstadlarının yazıları görünüyor.
Büyük boyda el yazması Kur'an - ı Kerim, camekan içinde muhafaza ediliyor.
Sedef kakmalı rahle, gümüş gülâbdan, buhurdan, tunç şamdanlar, saplı hasır
yelpaze ve diğer eşya tertemiz ve bakımlı… Ziyaretimiz sonunda Macar
türbedar önümüze bir defter uzattı, birkaç satır yazmamızı diledi..
yaprakları çeviriyorum. Gül Baba'yı kimler ziyâret etmemiş ki... Asırlara
meydan okuyan nâmı dünyanın her köşesine yayılmış, sevgis i-nesillerden
nesile- gönüllerde yaşıyor. O anda yüreğimden coşanları birkaç satıra
sığdırmaya çalıştım... Kemâl-i hürmetle sandukasını bir kere daha ziyaret
ettikten, türbe içindekileri gözden geçirdikten sonra çıktık…
Türbenin fotoğraflarını çektim. Etrafta harp ma'lulü harabelerle tezâd
hâlinde bulunan türbeye baktım, baktım da Gül Baba'nın kerametini,
mazhariyetini, mertebesini teemmül ettim. Gül Baba türbesini, iman gücü ile
düşmanları kahreden, dağları rüzgâr gibi aşan sayısız kahramanlıkların
müşterek âbidesi olarak, huşû ile yürekten selâmlıyorum… Nûr içinde yatsın.
Âmin.
Türbenin iç dekorasyonuna katkıda bulunanlar arasında Bektaşî Tarikatı
Gaziler Dergahı da bulunmaktadır. Dergahın postnişini Teoman İlhami Güre
Halifebaba ile 6.11.2001 günü yaptığımız görüşmede:
Bektaşi tacı içindeki "arakiye" denilen astara "İşbu taç-ı şerif *Macaristan
*'ın Budin şehrindeki Gül Baba makamına konulmak üzere Ankara Gaziler
Dergahı postnişini Teoman İlhami Güre tarafından vakfedilmiştir." ibaresi
yazılarak, Kültür Bakanlığı Klasik Türk Müziği Korosu neyzenlerinden Halûk
Derinöz vasıtasıyla Budin'e götürüldüğünü" söylemiştir.
Türbenin içi hakkında, yabancı ziyeretçiler daha ayrıntılı bilgi
vermişlerdir.
Meşhur, Danimarkalı masalcı Hans Cristian Andersen, Danimarka'dan
Yunanistan, Türkiye, Tuna yolu ile *Macaristan* ve Avusturya'ya 1840-1841
yılları arasında yaptığı uzun seyahati anlatan, A Poet's Bazaar (Bir Şairin
Pazarı) isimli seyahatnamesinde Gül Baba'dan bahsetmektedir(s.188):[20]
1 Haziran 1841 günü tekrar yelken açmadan önce Buda'nın öte yakasındaki Gül
Baba Türbesi'ne küçük bir gezi yapacağız ve bu kutsal Türk'e Doğu'dan, eski
İstanbul'dan selâm getireceğiz. Orada türbede yüz üstü yatan, başının
üstünde kenarlıksız keçe bir külâh olan kim? Onu dönen dervişlerde görmemiş
miydim? O bir derviştir. O buraya yabancı insanlar arasına, Hristiyan
şehrine dağları, çölleri yürüyerek aşıp geldi. Hac yürüyüşü sona erdi: Bu
yolculuğun hatırası olarak türbesinin duvarına boyanarak renklendirilmiş
tahta bir kılıç astı. Sonra yere kapanarak "Allah'tan başka İlah yoktur ve
Muhammed O'nun peygamberidir" diye dua etti."
1898 yılında Anton Karl Fisher [21] 1898 yılında yayımladığı uzun
araştırmasında Gül Baba tekkesinin içini en güzel şekilde ayrıntıları ile
anlatmaktadır:
"Budapeşte'nin en güzel bir noktasında, Gül Tepesinde, sekiz köşeli, kubbeli
ve kubbesinde hilâl olan, yılların etkisiyle hayli kararmış taş duvarlara
sahip küçük bir yapı vardır... Bu yapı bugün orijinal şeklinde değildir. Son
mâlikine gelinceye kadar bir çok el değiştirmiştir... Bu yeni tamirat
sırasında iki kenardaki kemerli pencereler örülmüş, tavanda küçük ışık
delikleri açılmıştır... Yapı, herhâlde, bu şehirdeki Türk hâkimiyetinin bir
kalıntısıdır. İster Allah'a kutsanmış bir mahal, ister büyük bir Müslümanın
türbesi olsun, geçmiş göstermektedir ki inşa edildiğinden beri Müslüman
hacıların durmadan artan bir ziyaret yeri olmuştur.
Güneydoğu'ya dönük kapısından içeri girdik. Sekiz duvarın her birinin
uzunluğu üç buçuk metre iken, tabanın tam ortasından kubbenin kilit taşına
kadar olan yüksekliği sekiz metredir. Giriş kapısının tam karşısında küçük
bir oval pencere vardır. Bir iki yıl öncesine kadar her duvarda karşılıklı
bulunan, paslanmış eski demir parmaklıklarla korunan kemerli pencereler,
oval ışık delikleri ile değiştirilmiştir. Taban ahşaptır. Sultan Abdülaziz
1873'te bir kaç gün Budapeşte'de kaldığında; Ofen, yani Budin Belediyesi
(Sultan gelir diye) burada ipek bir çadır kurdu. Mülk sahibi de bir sergi
galerisi hazırladı, "cami sokağı" boyunca yeşil halı döşedi. Fakat Sultan
gelmedi. Belediye başkanı, türbenin tabanında bir delik açtırarak toprak
çıkarttı, bu toprağı gümüş bir tabak içinde kendisini getiren buharlı gemide
ikâmet eden Sultana sundu. O günden sonra türbeyi ziyaret eden her Müslüman
tabanda açılmış bu delikten bir avuç toprak alıp vatanına kutsal bir hatıra
olarak götürdü.
Yapının kireçle badana edilmiş iç duvarlarında bazı Arap harfleri ile
yazılmış çerçeveli hatlar asılıdır. Bunlardan güzelliği nedeniyle özellikle
göze çarpanı kapıdan girer girmez tam karşımızda gördük. Bu iki uçlu bir
kılıç olan Zülfikâr'dı. Söylentiye göre Allah tarafından Peygamberin damadı
Ali'ye bir melek aracılığı ile gönderilmişti. Kılıcın üzerinde (Bu kılıcı
ben [Allah] sadece Ali'ye verdim.) manasına gelen " La uftah el alali el
sseif el sülfikâr"[22] yazısı vardı.

Bunun sağında başka bir çerçeve içinde sarı harflerle mavi zemin üzerine
yazılmış (Sadece Allah zengindir.) manasına gelen Arapça "Allah keni"
(Allahu Gani) sözü vardı. Üçüncü çerçevede ise Kur'an ayetleri yazılıydı.

Daha önceleri duvarlarda daha çok levhalar vardı. Örneğin Peygamberin damadı
olan Ali'nin defne dalları ile çevrilmiş mavi zemin üzerine altın kaplamalı
eli. Aşağıdaki çizimde şeklini sunduğum, çok eski, yarı çürümüş ve üzerine
"Ali'nin Eli" (Pençe – i Ali), iç içe geçmiş üçgen şeklinde tasvir edilen
Hazret - i Süleymân'ın mührü (Mühr- i Süleymân) ve başka yuvarlak kabalistik
şekiller (Rumus) kazınmış olan başka levhalar da bulunmaktaydı. Dört köşeli
bir levhacığın üzerinde, mezar yazısı manasına gelmeyen, Kur'an'dan ayetler
gördük. Elin sağ ve sol kerarında Zülfikâr'ı tekrar gördük. Önceleri
duvarlarda Müslüman hacıların getirdikleri çok sayıda Hindistan cevizi
çelenkleri de asılı imiş.

16. yüzyılda Budin'den İstanbul'a götürülen ve o zamandan beri Topkapı
Sarayı'nda muhafaza edilen 35 cilt el yazması (corvina), 1877 yılı Nisanında
Sultan II. Abdülhamit tarafından *Macaristan*'a iade edildi. Bu kıymetli el
yazmaları Özbekler Tekkesi Şeyhi, Şeyh Süleyman Efendi Buhârî başkanlığında
15 kişilik bir heyet tarafından Budapeşte'ye götürüldü. Heyet, Gül Baba
Türbesi'ni de ziyaret etmek istedi. Bu ziyaretleilgili olarak Macar rehber
Dr. Béla Erödi anlatmaktadır:[23]
Gül Baba Türbesi'ni ziyaretin programa alındığı günü Türkler artık
sabırsızlıkla bekliyordu. O gün de geldi... Arabaya bindik ve Gül Baba'ya
yollandık... Daha otelden hareketimizden önce Türk konuklarımızı, namaz için
burada abdest almaları hususunda uyardım. Çünkü orada buna olanak
bulamıyacaklardı. Bunun üzerine Şeyh, türbede namaz kılmayacaklarını, sadece
kısa bir dua okuyacaklarını söyledi. Császár Ilıcası'ndan itibaren yaşlı
şeyh, türbeden gözünü ayırmadı. İç dünyasında çatışan düşünceler, âdeta
yüzünden okunuyordu ve hiç konuşmuyordu. Gül Baba Türbesi'nin bulunduğu
tepeye yayan çıktık. Yüksek basamaklı ve dönemeçli merdivenler yaşlıları
yormuştu. "Yavaş, yavaş" dediklerini duyunca adımlarımızı yavaşlattık.
Müminlerini açık kapıyla bekleyen türbenin önünde önce dini bütünleri buyur
ettik ve duaları sırasında konukları rahatsız etmemeleri için, orada
toplanmış olan meraklıları biraz uzaklaştırmak istedik. Fakat Şeyh bırakmadı
ve bizim çizgi resimcimiz de türbenin kapısı önünde kalabalığın yanı başında
yer aldı. Gül Baba'nın müminlerinden olmayan bizler ise türbede saygı ile
bir kenara çekilmiştik. Türklerin ne kadar duygulandıkları yüzlerinden
görülüyordu.

Resim-2
1877 yılında Gül Baba Türbesini ziyaret eden
Şeyh Süleyman Efendi Buhârî başkanlığındaki Türk heyeti

Viran olmaya başlıyan bu türbe, onların görkemli geçmişlerine ve şimdiki
duraksamalarına sanki tanıklık ediyordu. Kafamda bu düşünceler dolaşırken,
Şeyhin işareti üzerine konuklar sırtlarını kapıya çevirerek yarım daire
halinde dizildiler. Şeyh ise onlara doğru dönerek dua için ellerini
kaldırınca diğerleri de onu izledi ve duaya başladı. Yüksek sesle ve Türkçe
dua ediyordu. Yaşlı şeyhin yanında idim ve duasını şöyle not edebildim:
"Allahım, Yüce Tanrımız, milletlerin ve halkların Yaradan'ı! Müminlerin
burada huzurunda bulunuyorlar. Onları yüce inayetinle takdis eyle. Şerefli
bir şehidimizin ebedî istirahatında bu mukaddes yerde bizi rahmetine
kavuşturman için sana yakarıyoruz. Bize yol gösteren sendin, şimdiye kadar
bizi koruyan sendin. Bizim kaderimiz senin iradene bağlı. Çektiğimiz bunca
çileden, çekiden, yaşadığımız fırtınalı günlerden sonra Osmanlı halkına
saadet ve huzur günlerinin doğmasını nasip eyle. Bizim hak yolunda
yürüdüğümüzü sen biliyorsun, bizi tehlikelerden ve felâketlerden koru.
Bizlere haksızca ve alçakça saldıran düşmanlarımızı kahret. Bu felâket
günlerinde kardeş elini bize dostça uzatan kardeşlerimizi, Macar halkını da
takdis eyle. Bu ulusu güçlendir ve şereflendir ve bu iki kardeş halkın
ittifakını takdis eyle! Sen, yüzyıllardan beri bu mezarda dinlenen şanlı
şehit, sende artık huzur içinde uyu, rüyaların tatlı, iyimser olsun!
Kemiklerin düşman elinde değil, kardeş halkın mukaddes topraklarındaki
mezarında yatıyor. Senin rüyaların kim bilir ne kadar tatlı, ne kadar
mutluluk doludur. Burada, senin mukaddes mezarının başında, iki kardeş halk
arasında doğan ittifak bağını mühürlüyoruz. Bu kardeşlik ittifakı senin
mezarının başında hayat kazanıyor, gerçekleşiyor. Yarabbi, sen bu iki kardeş
halk arasında meydana gelen kardeşlik ittifakının hayırlı ve ebedî olmasını
nasip eyle! Kardeşlerim, şimdi fatihayı birlikte okuyalım!"
Şeyhin bu sözlerinden sonra herkes, Kur'an'ın ilk suresini, fatihayı, okudu
ve sonunda hep birden yüksek sesle "âmin!" dediler. Gerçi halk bu duanın
sözlerini anlamadı ama, sonunda bundan duygulanarak onlar da "Âmin!" dedi.
Bundan sonra şeyh beraberinde getirdiği iki tabelayı duvara astı. Birinde
"Maşallah" sözcüğü, diğerinde ise bir ayet yazılıydı. Ardından en güzel el
işiyle dokunmuş değerli bir halıyı masaya serdi. Bunun üzerine herkes adını
yazmaya başladı. Şeyh ise duvara, binlerce yazı arasına bir rubaînin ilk
beytini yazdı. Beyit şöyleydi:

"Hudâ'yâ ittifak üzre olanlar mülkin âbâd et,
Macar'la millet – i Osmâniyânı dem be dem şâd et."

Bu beytin altına adını yazdı: Şeyh Süleyman Efendi. Hazır bulunanlar tamamen
ihmal edilmiş, yıkılmaya yüz tutmuş türbeyi gezdi. Türbede, bir iki levha
ile yıpranmış iki yaban hayvanı derisi ve bir heybeden başka sadece geçen
sonbaharda birkaç gencin koyduğu çelenk vardı ve burada Türk heyetini
karşılayan da bu gençlerden biriydi. Şeyh türbenin bu harap durumuna üzüldü
ve burayı tamir ettirmeyi arzu ettiğinden, onarım konusunda bir duvarcı ile
temasa geçip bu işin ücretini öğrenmem ve fırsat bulunca kendisine haber
ulaştırmam için bana yetki verdi. Türklerin hepsi isimlerini yazdıktan ve
bahçıvana da bahşişi altın sikkeyle verildikten sonra, Şeyh türbenin
ortasındaki dört köşe kapının önünde durdu ve "Mübarek Gül Baba'nın ruhu,
ziyaretçilerine nur bahş eyleye!" diyerek kapının altından bir tutam toprak
aldı ve göğsüne serpti. Diğerleri de aynı şeyi yaptıktan sonra, bu dokunaklı
sahneye şahit olan, rüzgârların bir başından girip öteki başından çıktığı
çatlaklarla dolu türbeden ayrıldık.
Adımlarımızın sesini hemen ardından ağır bir kapının kapanışı izledi ve o
sırada türbenin penceresinden heyete doğru, sanki "Allah her adımınızda
yardımcınız olsun." diye fısıldayarak Gül Baba'nın ruhu uçuyormuş gibi bir
meltem başımızın üzerinden esip geçti." İstanbul'a dönüşlerinde Özbekler
Tekkesi Şeyhi Şeyh Süleyman Efendi Buhârî, İstanbul'da 1298/1882 yılında
yazmış olduğu Lûgat-i Çagatay ve Türkî-i Osmanî isimli eserinin ön sözüne
aşağıdaki manzumeyi kaydetmiştir.
Görüşüp Peşte sar i gittik biz
Mingilak adamlı yer eyittik biz
Görüben bizleri bulgaç hayran
Macar Osmanlı deyin etti figan
Her kim Osmanlı deyin fiçgirisar
Türk deyip gitti küçük haykırışlar
Macaristanı tamamen gördüm
Gülbaba türbesine yüz sürdüm
Şark elsinesinin (dillerinin) tâlibi köp (çok)
Çagatay Türkisinin ragibi köp
Asyadan gelmişimi angladilar
Çagatay bildigimi dinglediler
Köp kep urmaga talaslasdilar
Bol lugat üzere kengeslestiler
Aning içün manga ragbet geldi
Bir lûgat bitimege gayret geldi.
1936 yılında Budapeşte'ye yaptığı bir geziyi anlatan Mısırlı bir seyyah
diyor ki:[24]
"Kubbe tertemizdir. Dahilinde bir sanduka ve üzerinde nefis örtüler var,
etrafında bir parmaklık ve baş uçunda mâruf on iki taraklı Bektaşi tacı
vardır. Kubbenin dahilî pahalı seccadelerle mefruştur."
Mısır Kral Sarayı Türkçe kısmı şefi ve Tarih Kurumu Âzası Mahmut Nef'i Gül
Baba adlı makalesinde türbeyi şu şekilde anlatmaktadır: Buda'nın yeşil
tepelerinde güller arasında adı ve sanı unutulan ve yalnız Gül Baba namıyle
anılan zatın; kubbesi ve içinde türbesi görülür. Avrupa'dan, Asya'dan ve
dünyanın her köşesinden gelen seyyahlar bu büyük Türk'ün kabrini ziyaret
ederler. Orta Avrupa'da Türk hâkimiyetini temsil eden biricik abidedir. Türk
celâdet ve besaletinin timsali olan bu türbe , Avrupa göbeğinde "Türk Meçhul
Askeri" anıtıdır.[25]
Gül Baba hakkında bir çok araştırması bulunan ünlü Macar tarihçi Dr. Gâbor
Ágoston[26]'un ise türbeyle ilgili izlenimleri şöyledir:
Evliya Çelebi'den, kubbesinin kurşunla kaplı olduğunu, içerdeki sandukasına
yeşil aba örtüldüğünü, aziz başında ise Bektaşi dervişlerinin parlak şapkası
olan derviş başlığının, yani tacının bulunduğunu biliyoruz. Bu tac ya da
arakiye Bektaşi dervişlerinin ve genelde sufîlerin en önemli simgelerinden
olarak, sufî dünya görüşünün özünü ifade etmektedir: İçi sırr, dışı ışık,
iğnesi hoca, ipliği talebe, kubbesi Allah, 12 dilimi 12 imam, mührü
Muhammed-Ali'dir. Tac, baştaki alt ve bunun üzerindeki üst kısımdan
ibarettir. Yarım küre şeklindeki üst kısım kaç dilimden oluştuğuna bağlı
olarak ayrı ayrı anlamlara sahiptir : Bir dilim Allah'ın bir tek Tanrı
olduğunu, yedi dilim yedi göğü, 12 dilim ise 12 imamı da da Kelime-i
Tevhid'deki 12 harfi simgelemektedir. Tacdaki gül, yani küre şeklindeki
kumaş parçası tek hakikat olan Tanrıyı sembolize etmekte, fakat
aydınlananların mührü olarak da sayılmaktadır...
1915 yılki tamiri ile ilgili olarak yapılan çalışmalar sırasında antropolog
Ord. Prof. Dr. Lajos Bartucz'un yönetiminde mezar araştırma kazıları
yapıldı. Kazılar esnasında bulunan yedi çukurdan ancak ikisi mezar çukuru
iken, diğerleri herhâlde define arayanlar tarafından, 19. yy. da kazılmış.
Mezarlarda üç kişinin iskelet kalıntıları bulundu: Bunlardan biri Orta
Çağdan, ikisi de 16. yy.dan kalma idi. I nolu iskeletin diştaçlarının
aşınmışlığı, kemşklerinin hafifliği ve yoğun kemik dokusunun erimişliğinden,
iskelet sahibinin yaşlı birine, büyük bir ihtimalle Gül Baba'ya ait olduğu
ileri sürülmüştür. Kasların bağlandığı yerler ile uzantılar, boyu 164
santimetre olan, güçlü bir erkek olduğunu göstermektedir.
Diğer iskeletin Gül Baba'ya ait olmasını veriler dışlamaktadır. II nolu
iskeletin sahibi doğal bir ölümle ölmemiş; çünkü göğüs kemiğinde, yedi
kaburga kemiği ile kürek kemiğinde keskin bir şeyin saplanmasından doğan
ağır yaralanma izleri görülmektedir. Dolayısıyla, daha çok, 16. yy. sonunda
ölen bir Türk savaşçısı ya da savaşta veya başka bir şekilde bir zorba
ölümle hayatını kaybeden soylu bir olmalıydı. Bu ikinci şahsa ait tahminler
şimdilik kabul edilebilir değil. Fakat 40-50 yaşında ölen, 153 santimetre
civarındaki erkeğin Gül Baba'nın ölümünden 40-50 yıl sonra öldüğü
varsayılır.
Gül Baba olarak kabul edilen kişinin tabutu türbenin ortasındaydı. Tabutun
konumu ve buna paralel yerleştirilmiş olup daha az yağmalandığından daha az
zarar görmüş bulunan diğer iskelet, Gül baba'nın ebedî uykusuna Mekke'ye
dönük olarak bırakıldığını göstermektedir. Öbür mezara konmuş ceset de böyle
yatırılmıştır.
Yaklaşan Ramazan bayramı nedeniyle Gül Baba'nın mezar kalıntılar, "tamiri
başlatılan türbede, yakın ve uzaklardan gelen hacı ve müminlerin türbede
ibadetlerini yapabilmeleri için" 1 Temmuz 1915'de törenle tekrar mezara
konmuştur... Tutulan rapora göre "Türkiye Başkonsolosu Ahmet Hikmet
(Müftüoğlu) Bey ile imam Abdul Latif Efendi, gereken duaları söyleyip sözü
edilen imam Gül Baba'nın mezar kalıntılarını orta mezar içinde toprağa,
diğer iskeleti de diğer mezara geri koymuş ve mezarlar kazılan topraklarla
doldurulup üzerlerine döşeme örtülmüştür."
Demek ki Gül Baba'nın mezar kalıntıları tekrar defnedildi. Fakat türbenin
tamiri devam etti. Batı penceresinin alt kısmı duvar inceleme amacıyla
geçici olarak zemine kadar açılıp sonradan yeniden kapatılmıştır. İç
duvarlar badanalandı. Taban çam kerestesiyle döşendi.. Fakat bırakılan iki
delik ayrı ayrı örtüldü. Bu delikler biri aşağıya inebilmek, diğeri de
kutsal topraktan birer avuç kadar götürebilmek isteyen hacılar içindi. ...
Yeni parmaklıkla korunmuş sanduka hazırlandı, eski tasvirler ve Bektaşi
tarikatının geleneklerine uygun olarak gene derviş tacı ile bezendi.
Emre Kongar,[27] Gül Baba Türbesine bugünkü ihtişamını kazandıran kişilerin
başında gelmektedir. Bu kişilerin ısrarlı, titiz çabaları sonucunda Gül Baba
bugün Avrupa'nın ortasında Türk milletini ve kültürünü temsil eden muhteşem
bir ziyaret yeri hâlini almıştır. Kongar'ın naklettikleri şöyledir:
Yıl 1994. Zigetvar'da Kanuni Sultan Süleyman Anıtı açılmış, Budapeşte'de Gül
Baba Türbesi geziliyor. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, açılıştan ve anıtın
dikilmesinde gösterilen büyük başarıdan fevkalâde keyifli. Osmanlı
dehasının, devşirmelerden oluşan Yeniçeri ordusunu İslâmlaştırmakta işlevsel
kıldığı Bektaşiliğin babalarından Gül Baba'nın türbesini bu keyifle gezmeğe
başlıyor ve binanın neredeyse çökecek olan yıpranmış hâlini görünce bütün
keyfi kaçıyor. Oysa Gül Baba türbesinin restorasyonu da plânlanmış. Mimarı
bulmuşuz, hatta projeyi bile çizdirmişiz, fakat para yok. Bütün bu işlerin
arkasındaki motor güç olan Güzel Sanatlar Genel Müdürü Mehmet Özel, Macar
mimar Tamas Pinter'i de türbe ziyaretine çağırmış. Pinter, restorasyon
eskizleri elinde, gözleri bende, bekliyor. Cumhurbaşkanı'nın yanına
yaklaşıyorum:
"Bir dakika size bir şey gösterebilir miyiz?" diyorum.
Benim, bütün gezi sırasında, olayı düzenleyen kişi olarak geride sessiz bir
biçimde durduğumu bilen Demirel hemen, "Buyrun" diyor.
Derhal Pinter'i çağırıyorum ve restorasyon projesi, eskizler gösterilerek,
bir iki dakika içinde Cumhurbaşkanı'na anlatılıyor.
Demirel bana dönüyor, "Bu projenin malî portresi nedir? " diye soruyor.
"Bir milyon doları aşmaz." diyorum.
Cumhurbaşkanı, "Türkiye Cumhuriyeti Devleti için bir milyon dolar nedir ki,
hemen başlayın. " diyor.
Resim-3
Gül Baba Türbesinin içten görünüşü

Resim- 4
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve Türk heyetinin Gül Baba Türbesini ziyareti

İşte 3 Eylül 1997 günü Budapeşte'de, Macar dostlarımızın da katkı ve
yardımlarıyla onarılarak pırıl pırıl olmuş, çevresi hem aslına uygun, hem de
güncel estetiği yansıtan bir biçimde düzenlenmiş Gül Baba Türbesi'nin
açılısı, böyle başlayan bir öykünün mutlu sonu.
4 Eylül 1997 günü Gül Baba Türbesi dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel
tarafından resmen açıldı. Gül Baba Türbesi'nin içi Bektaşi geleneklerine
göre yeniden düzenlendi. Devlet adamlarımızın üstün gayreti neticesinde Gül
Baba mekânı bugün bütün Cumhuriyet Türklerinin ve bütün insanlığın bir
ziyaret yeri olmuştur.

DİPNOTLAR

* Türk-Macar Dostluk Derneği Yönetim Kurulu Üyesi
[1] Fethi Tevetoğlu, Türk Ansiklopedisi, 1970 baskısı, s. 137.
[2] Zururi Danışman, Evliya Çelebi Seyâhatnâmesi, VI, s. 225, 248, Zuhuri
Danışman Yayınevi, İstanbul 1969.
[3] Vefa Semenderoğlu, İzzeddin Çalışlar, "Ortak Bellek, 1948 yılı
Galatasaray Lisesi Mezunlarına 50.Yıl Hatırası".
[4] Reşat Ekrem Koçu, "Budin Paşasının Kızı", Resimli Tarih Mecmuası, S. 4,
1950
[5] Ali Kemâlî Aksüt, Sultan Aziz'in Mısır ve Avrupa Seyahati, Ahmet
Saitoğlu Kitapevi, 1944.
[6] a.g.e
[7] Yavuz Akpınar, "Gaspıralı-Seçilmiş Eserleri" s.341-359, Ötüken Yayınları
2003,shf:345
[8] Kur'an'ın 67.sûresi olan "Mülk"e halk arasında verilen isim.
[9] Rumbeyoğlu Fahreddin Bey, "Tarih - i Osmanî Encümeni Mecmuası" 1 Ağustos
1328 (14 Ağustos 1912) tarih ve cüz 15 s.962-965. Makale, günümüz Türkçesine
Em. Dz. Kur. Albay Emin Yakıtal tarafindan çevrilmek suretiyle
kazandırılmıştır. Türk Dünyası Araştırmaları S. 14/1981
[10] M.Kayahan Özgül : " Bîgâne Durmayın Âşinânıza, Müftüoğlu Ahmet
Hikmet'in Mektup, Şiir ve Günlükleri " MEB Türk Edebiyatı Dizisi, yıl 1996
"Avrupa Seyahati" başlıklı bölümden "Gül Baba'yı ziyaret" ve "II. Almanya
Seyahati" başlıklı bölüm
[11] Rumbeyoğlu Fahrettin Bey'in bildirdiği beyitin aynısı olduğu için
tekrarlanmamıştır
[12] Abdullah Uçman "Riza Tevfik'e Mektuplar IX: Müftüoğlu Ahmet Hikmet'ten
Gül Baba Hakkında Bir Mektup" Tarih ve Toplum Ocak 1999 sayı 181
[13] Reşit Saffet Atabinen, Türklük ve Türkçülük İzleri, Ankara Türk
Ocakları İlim ve San'at Heyeti Neşriyatı, 1930
[14] İsmail Habib Sevük "Tunadan Batıya" 1944, Cumhuriyet Gazetesi 21.7.1934
- 4.8.1935
[15] Tahir Erdem, "Gül Baba", Ün Mecmuası, Isparta, S.19/1935
[16] Oktay Aslanapa, "*Macaristan*'da Türk Âbideleri" Tarih Dergisi, Mart
1950, S. 2.
[17] Fuat Bozkurt, "Gül Baba ile Veli Baba " Toplumsal Tarih, Ağustos 1997
[18] Prof. Dr. Ekrem Hakkı Ayverdi, "Avrupada Osmanlı Mimarî Eserleri-
Romanya, *Macaristan*" Cild 1, 1 ve 2,
Fetih Cemiyeti Yayını İstanbul
[19] Yılmaz Çetiner, "Şu Bizim Rumeli", Cumhuriyet, 25 Eylül-9 Kasım 1966.
[20] Yurdumuzdaki bütün ansiklopedilerde, T.C. Kültür Bakanlığı internet
sitesinde ve konuyla ilgili yayımlanmış makalelerde, H.C. Andersen'in Gül
Baba hakkında bir hikâye yazdığı belirtilmektedir. Bu hikâyeyi elde etmek
için yardımına başvurduğum Danimarka'daki H.C.Andersen merkezi Müdürü Prof.
Dr. Phil. Johan  Mylius; Andersen'in Gül Baba hakkında bir hikâye
yazmadığını bildirmiştir. Dolayısıyla yukarıda belirtilen kaynaklardaki bu
konuyla ilgili bilgiler yanlış olabilir.
[21]"Gül Baba Die Muhammedanische Wallfahrtstaette in Budapest"
(Budapeşte'deki İslam Ziyâretgahı"
[22] Bu sözün doğru okunuşu ve anlamı resmin altında latin harflerinde de
olduğu gibi : "Lâ feta illa Ali lâ seyfe illâ Zülfikar" (Ali'den başka
yiğit, Zülfikar'dan başka kılıç yoktur.)
[23] Dr. Erödi Béla, Csok Jasa! A Tötök Küldöttség Látogatásának Emlék -
Könyve (Çok Yaşa! Türk Heyetinin Ziyaret'inden Hatıra Kitabı) Budapest,
1877, Magyar- Török Baráti Társaság - Macar- Türk Dostluk Derneği Yayını,
Çev. Yılmaz Gülen
[24] Tarih Dünyası, S. 30, 31, Yıl 1958.
[25] Tarih Dünyası, S. 30, 31, Yıl 1958.
[26] Gabor Agoston, Gül Baba Türbeje, Ceram Trading Ltd.(Grup Ege Seramik)
ve Macar-Türk Dostluk Derneği
Yayını, Budapeşte, 1997, s.15-20
[27] Emre Kongar, "Türk BABA , Macar BABA ve GÜL BABA" Aydınlanma, 1997.


    Yazarı yanıtla    Yönlendir  
İleti gönderebilmek için önce Oturum açmalısınız.
İleti gönderebilmek için önce bu gruba katılmalısınız.
İletinizi göndermeden önce lütfen abonelik ayarları sayfasında rumuzunuzu güncelleyin.
İleti göndermek için gerekli izne sahip değilsiniz.
İletilerin sonu
« Tartışmalara Dön « Daha yeni konu     Daha eski konu »

Grup oluştur - Google Grupları - Google Ana Sayfa - Hizmet Şartları - Gizlilik Politikası
©2009 Google