Gmail Takvim Dokümanlar Reader Web diğer »
Son Ziyaret Edilen Gruplar | Yardım | Oturum açın
Google Grupları Giriş
Grup bilgisi
CHOPiN koridor müzikleri 3    

 

m ü z i k   b e l g e l i ğ i
ders BELGELİĞİ müzik kolu çalışmaları        sayı: 3         22 Ocak 2007

Resim sanatının müzikle bağıntısını araştırır, doküman toplar, örnekleri kapsama alanına ulaştırır, dinletiler yapar

 

 

 Frederich Chopin 

(1810-1849) Ne senfoni, ne de opera... Romantik çağın en özgün bestecilerinden olan Chopin çalışmalarını piyano alanına yöneltmiş ve kendisine “Piyano Şairi” dedirtmişti. Chopin’in sanatı Beethoven ve Wagner’inki gibi gittikçe giriftleşen düşünsel bir gelişme mahsulü değildir. Chopin, Schumann ve Mendelssohn gibi lirik bir sanatçıdır.

İlk müzik hocası, Zwyny adlı bir Çek, çocuğun dikkatini Bach ve Mozart üzerine toplamıştır. Bach ve Mozart, Chopin için daima mükemmelliğin örnekleri olarak kalacaktır. 1823-1826 yılları arasında liseye devam eden Chopin, yaz tatillerinde Szafarnia’da köylü danslarını, mazurkaları seyretti, halk müziğini dinledi. Dantzig ve Thorn’a gitti, Copernic’in doğduğu evi gördü. Böylece, Batı müziğini Polonya müziğinin el değmemiş melodileri ile birleştirerek meydana getirdiği besteler oluşturma imkanına kavuştu.

Chopin büyük besteciler arasında minyatür (küçük boyda) eserler meydana getiren, fakat bu küçük boydaki eserlere büyük eserlerin sağlamlığını yerleştiren bir sanatçıdır. Buna karşı sayısı çok olmayan uzun eserlerinde aynı başarıyı sağlayamamıştır. Chopin verimli olmaktan çok, kılı kırk yaran, titiz bir sanatçıydı. Chopin’in titizliğinin derecesini George Sand’ın şu sözleri iyice gösterir :

“Yaratıcılığı sanki, kendiliğinden ve mucize eseriydi. Nağmeleri adeta aramada, hatta beklemeden bulurdu. Bunlar ya tam ve olgun halde piyanosuna takılıverirdi, yada bir gezinti sırasında kafasında doğar ve o zaman piyanosunun başına gidip çalmakta sabırsızlık gösterirdi. Fakat bundan sonra, bildiğim çalışma yollarının en sıkıntılısı başlardı. Bazı ayrıntıları yakalamak için bir sürü gayret, kararsızlık ve endişe gösterir,  bir bütün olarak tasarladığını yazmaya başlayınca fazlasıyla tahlil eder ve onu tekrar tamamen bulamadığını sanarak duyduğu üzüntü kendisini umutsuzluk içine atardı.

Ağlayarak, gezinerek, kalemlerini kırarak, bir ölçüyü yüz defa değiştirerek bir o kadar yazıp silerek sabahtan akşama kadar günlerce kendini odasına hapseder, ertesi günü ümitsiz bir azimle işe yeniden başlardı. Bir tek sayfa üzerinde altı hafta uğraştığı, sonunda da onu en önceki halinde kağıda geçirdiği olmuştur.”

Yeter derecede üzerinde çalıştığına inanmadığı eserlerinin adını taşımasını arzu etmediğinden, basılmamış eserlerinin ölümünde imhasını istemişti. Bu titizliği sayesinde Chopin, eserlerinin tamamına yakın kısmı daima canlılığını muhafaza eden bir besteci olarak kalmıştır.

 

19. YÜZYIL FELSEFESİ

19. yüzyılın en tipik özelliği siyasi ideolojiler çağı olmasıdır.

18.yy.da aydınlanma sadece dine ve geleneğe değil, siyasi otoriteye de başkaldırarak devletin gücünü azaltıp bireyin, gücünü arttırmayı  amaçlamıştır.

    O yüzden de siyasette ve ekonomide liberalizmin yıldızı parlamıştır.

Ancak arzu edilen eşitlik, güvenlik yine sağlanamamıştır. Buna tepki olarak 19.yy.da sosyalizm ortaya çıkmış ve eşitlik kavramına önem vermiştir.

19.yy liberalizm ile sosyalizmin çekiştiği bir ideolojiler çağı olmuştur.

    Avrupa,   19.yüzyıla Fransız İhtilali sonrası Napolyon savaşları ile girmiştir. Koalisyon savaşları hemen tüm Avrupa’yı yeni düşüncelerle tanıştırmış ve geride kaotik bir ortam bırakmıştır. Avrupa sahnesine yeniden düzen verilmesi çabaları, yüzyılın ilk çeyreğini de belirleyen gelişmelere neden olmuştur.

    Çağa damgasını vuran diğer olgu da, İngiltere’nin öncülüğünde başlayan ve diğer Batı Avrupa güçlerine yayılan Sanayi Devrimi’dir. Önceki iki yüzyılda bilimlerdeki ilerleme ivmelenerek teknolojideki gelişmeler ile sürmüştür. Bilimin, yaşama edimsel yansıması olan teknik, hızlı dönüşümlerin dinamik gücünü oluşturmuştur. 19.yy.daki olgucu, sosyalist, liberal, milliyetçi görüşlerin ortaya çıkmasını ancak bu gelişmeleri dikkate alarak anlamlandırabiliriz.

G e n e l   ö z e l l i k l e r i

Sosyal ve siyasal sorunlara yönelme

İdeolojilerin öne çıkması

Olgulara dayalı bilim anlayışı

Din ve geleneğe karşı olma

Yeni kültür ve insan tipi arayışlarına yönelmedir

19. yüzyıl felsefesi öncelikli olarak Alman felsefesinde romantizmin ve idealizmin zirveye ulaştığı bir dönemdir. Aynı şekilde materyalizmin de yeni bir derinlik kazandığı ve öne çıktığı görülür. Fransız felsefesinde bir yanda Charles Fourrier, Pierre-Joseph Proudhon, Claude Henri de Saint-Simon gibi reformcu düşünürler; öte yanda da August Comte ile pozitivizmin belirginleştiği görülür. Tarihçi Tocqueville ile sosyolog ve düşünür olan Emile Durkheim'ı da buraya eklemek gerekir.

19. yüzyılın genel olarak bir tarih yüzyılı olduğu belirtilir, bunun anlamı hem tarih bilincinin gelişmesi hem de düşüncenin ve felsefenin tarih ile birlikte ele alınıp değerlendirilmesi eğiliminin kuramsal br nitelik kazanmaya başlamasıdır. Böylece felsefenin içinde siyasal teoriler ve sosyoloji gibi bir disiplin çıkmıştır. 19. yüzyılın genel hatlarıyla Almanya'da idealist felsefenin, Fransa'da sosyalist düşüncenin, İngiltere'de iktisat teorisinin gelişip güçlendiği zamanlar olarak belirtilmesi yanlış olmaz. Felsefede romantik düşünce, idealizm, materyalizm, realizm, rasyonalizm, tarihselcilik, pozitivizm bu yüzyılda kendini gösterir.

19. yüzyıl tarihsel bakımdan siyasal ideolojilerin öne çıktığı bir dönem olarak ortaya çıkmıştır. Sosyalist düşünce ve onun felsefi kökleri bu dönemde belirginlik kazanmış, öte yandan Liberalizm ve onun felsefi kökleri belirginleşmiştir. 18. yüzyıl aydınlanmacılığının felsefi konumlanışı devam ettirilmekle birlikte, aydınlanmacı felsefi kavramlara belirli bir ölçüde kuşkuyla bakan bir yönelim olarak şekillendiği söylenebilir. Fransız Devrimi'nin sonrasında ortaya çıkan hayal kırıklıklarının etkisi 19. yüzyıl felsefelerinde görülür.

http://www.wikipedia.org

 

 

19. YÜZYIL SANATI
19. yüzyılın ortasına gelindiğinde Fransa’da önemli bir sanat değişimine tanık olunur. Bu dönemde Paris Güzel Sanatlar Akademisi, yeniden kurulan krallığın desteğiyle sanatı yozlaşmış, yaratıcılığını yitirmiş bir yola zorlamaktadır. Klasik heykel kopyalarını yıllar yılı resimlemekten bıkan kimi sanatçılar, öğrenimi bırakıp kırlara açılır, çevre köylere yerleşirler. Barbizon köyünde toplaşan, günboyu doğadan manzaralar betimleyen bu sanatçıların yaklaşımı “Barbizon üslubu” diye adlandırılmıştır. Theodore Rousseau ve Corot, bu üslubun önemli sanatçılarıdır…

…Açık havaya, Paris’in sokaklarına, parklarına, nehir kıyılarına yayılan bu sanatçılar, gün ışığıyla pırıldayan rengarenk tablolar yaptılar ve bunları topluca sergilediler. Bu sergilerden birinde ressam Monet’nin yapıtlarından birine ad koymayı unuttuğu farkedildi ve bir ad önermesi istendi. Monet, kısaca “Empresyon” olsun dedi. Tutucu eleştirmenler bu ada çok takıldılar, kalıcı görünümler yerine uçucu izlenimleri ele alıyor diye alaycı bir ad kullandılar. Empresyonizm yani ızlenimcilik akımının adı bu tablodan gelmektedir. Monet’nin bu yapıtında olduğu gibi, açık havaya çıkan ressamlar, artık gün ışığının nesneler üzerindeki titreşimlerini, o değişken, uçucu izlenimleri saptamak amacıydaydılar. Böylece paletleri aydınlanmış, tabloları göz alıcı bir ışık ve renk cümbüşüyle dolmuştu. Gün ışığını oluşturan yedi rengi -gölge vereceğiz diye siyahla kirletmeden- olduğu gibi tuvallerine aktarıyorlardı. Çünkü doğada siyah rengin olmadığını ve gölgenin de aslında bir renk tonu olduğunu biliyorlardı. Nesnelerin de kendi değişmez renkleri yoktu, aldıkları ışığa göre deniz kızıla, bir katedral cephesi ya da ot yığını mavi-kavuniçi bir görünüme bürünebiliyordu. Monet “O halde, doğanın anlık görüntüsünü saptamak için çok hızlı çalışmalıyım. Görüntü değişirse, ertesi gün yine aynı saatte yakalayıp sürdürmeliyim çalışmamı” diye düşünüyordu. Bunlar izlenimcilerin ortak düşünceleriydi. Ama her biri bu ortak ilkeler çerçevesinde kendi üsluplarını bulmakta gecikmedi. Degas, hareketli sahneleri seviyordu. Resimlerinde sık sık yarüşan atları ya da balerinleri işliyor, onlardaki uçucu devinimi, titreşen büyüleyici görüntüyü yakalamaya çalışıyordu. Degas’nın resimleri anlık bir fotoğrafı andırır ama fotoğrafın donup kalmış hareketi yerine, titreşip duran bir canlılığa tanık olunur…

ızlenimcilik, bir bakıma beşyüz yıldır görüneni olduğu gibi vermeye çalüşan natüralist anlayışın en ileri aşamasıydı. Ama öte yandan, Monet’nin Su Zambakları  adlı resminde olduğu gibi betimlenen nesneler tanınırlıklarını yitiriyor, her şey renkli titreşimler halinde dağılıp gidiyordu. Bu nedenle ızlenimcilik aynı zamanda natüralist geleneğin yıkımını da hazırlayan bir akım olmuştur. Bu tehlikeyi ilk kez Cezanne sezdi ve ızlenimcilerden ayrılarak, resmin dağılan yapısını yeniden kurmaya yöneldi. Ama bu yapıya gölge-ışık kullanmadan, salt renk tonlarıyla varmak istiyordu. Amacı resimsel bir denge ve uyumdu; bu uğurda insan anatomisini kolaylıkla bozabilirdi. Onun için figürlerin anatomisindeki bozukluk önemli değildi, önemli olan resmin renk ve form dengesiydi.

Resme yapısal sağlamlığını kazandırmaya çalüşan bir başka ünlü sanatçı da Seurat’dır. Seurat farklı bir teknik benimsemişti; saf renk noktalarını bir mozaik gibi sabırla yanyana konduruyor, iki tamamlayıcı renkten bir üçüncü renk izlenimi elde ediyordu… Seurat sınır çizgisi, yani kontur da kullanmıyor, sınır çizgilerini renk alanlarının keskin değişimiyle sağlıyordu. Gösteri  adlı yapıtında olduğu gibi, renkli alanları yatay-dikey karıştlığına dayanan sıkı bir geometrik düzen içine alan sanatçı, böylece resmine mimari bir sağlamlık kazandırmaya çalışıyordu. Ama her resmi bu kadar şematik değildir, yatay-dikey karıştlığını insan vücutlarının, giysilerin yuvarlak formlarıyla yumuşatmayı da bilmiştir. Görüntü yapay ya da doğal da olsa Cezanne gibi onun için de önemli olan, resmin kendi doğasıdır, sağlam bir yapıya dayandırılmasıdır. Artık sanatçı doğayı betimliyorum demiyordu, resim yapıyorum diyordu.

Cezanne ve Seurat, Empresyonizm-Sonrası dönemin sanatçılarıdır, ama bu dönemde farklı yol izleyen başka sanatçılar da vardı. Empresyonistler yalnız resmin yapısını elden kaçırmakla kalmamışlar, objektif olmak pahasına resmin duygu ve düşünceleri dışa vuran işlevini de atmışlardı. Kuzeyli bir sanatçı olan Van Gogh’da anlatımcı, dışa vurumcu yanın ağır bastığı görülür. Patates Yiyen ışçiler adlı yapıtında yoksul insanlara sevecen bir tavırla yaklaşarak, onların alın teriyle yıkanmış inançlı iç dünyalarını vermeye çalışmıştır. Empresyonistlerle tanışması ona yeni ufuklar açmış, paleti birden aydınlanmıştır. Kendini resimlediği bir portrede yüzünü yeşile boyaması, Empresyonistlerin ışık etkilerine göre nesnelerin değişik renkler aldığı inancından gelmez. Van Gogh yapıtlarında rengin anlatımcı niteliğinden yararlanmıştır. Bu renk değişimi daha çok, onu akıl hastalığına kadar götürecek iç bunalımların dışavurumuyla ilgilidir. Van Gogh ister kendi portresini yapsın, ister bir servili yol resmi, bunlar anlatılan nesnelerden çok bir ruh halini dile getirirler. Sinirli fırça kullanımıyla oluşan servi bir aleve, gökteki ay ve yıldızlar bir nebulaya dönüşür ve onun dinmeyen bunalımını açığa vururlar. Ama Van Gogh tüm sıkıntısına karışn, seyirciye iyimserlik aşılayan, mutluluk duygusu aktaran bir sanatçıdır. Belki asıl başarısı ve büyüklüğü de buradadır. ÜnsalYücel İ.Ü. http://www.istanbul.edu.tr/Bolumler/guzelsanat/batisanati.htm

 

 

Sürüm: 
Grup oluştur - Google Grupları - Google Ana Sayfa - Hizmet Şartları - Gizlilik Politikası
©2009 Google