A. Gazi M. Kemal'in Çok Partili Rejim Denemesi: Serbest Cumhuriyet
Partisi {LİBERAL CUMHURİYET PARTİSİ}
Tüm partililerimiz için yararlı olacağını düşündüğüm bir belge:
Özcan Arslan
***************************
YEDİNCİ BÖLÜM
ÇAĞDAŞLAŞMA ÖNDERİ ATATÜRK
IV. İnkılâpların Yerleşme Dönemi (1930-1938)
A. Gazi M. Kemal'in Çok Partili Rejim Denemesi: Serbest
Cumhuriyet Partisi
1. 1930'da Genel Durum
Cumhuriyetin ilânından bu yana yedi yıl, Gazi'ye hazırlanan suikast
olayından beri de dört yıl geçmiştir. Bu süre içinde yeni devletin ve
toplumun çehresini değiştiren büyük inkılâplar yapılmıştı. Suikast
olayından sonra, muhalif bir ses ortalıkta yoktur. Gazi ve yakın mesai
arkadaşları inkılâpların yerleştiği halk tarafından benimsendiğine
inanmaktadırlar. Gazi artık rejimi normalleştirme istemektedir. Daha 7
Mart 1927'de İstiklâl mahkemelerinin faaliyetlerine son verilmişti. 4
Mart 1929'da da Takrir-i Sükûn yasası yürürlükten kaldırılmıştı.
Basında hükümete yönelik eleştiriler görülmeğe başlamıştı.
Ülkede asayiş gereği gibi sağlanmıştı. İstikrarlı bir yönetim
oluşmuştu. Bütçe denkliği vardı. Cumhurbaşkanının hizmetleri okullarda
ve halkın dilindeydi.
Ancak ekonomik durum, hızlı bir kalkınmaya imkân vermemekteydi.
Cumhuriyet idaresi harap, fakir bir ülke devralmıştı. İstilâcı ordular
girdikleri yerleri, çekilirken yakıp yıkmışlardı. Anadolu insanı
elindeki varını yoğunu Millî Mücadele'de vatanının kurtuluşu için feda
etmişti. Bir taraftan Osmanlı borçları ödenmeye çalışılıyor, diğer
taraftan yabancı iktisadî kuruluşlar satın alınmaktaydı. Bunun için
hükümetin elinde vergiler dışında önemli bir gelir kaynağı yoktu.
Ülkeye dışarıdan sermaye girişi mümkün değildi. Lausanne'da Lord
Curzon Türk delegasyonu Başkanı İsmet Paşa'ya "...Hiçbir dediğimizi
makul olduğuna haklı olduğuna bakmaksızın kabul etmiyorsunuz. Hepsini
reddediyorsunuz. En nihayet şu kanaate vardık ki ne reddederseniz
hepsini cebimize atıyoruz. Memleketiniz haraptır. İmar etmeyecek
misiniz? Bunun için paraya ihtiyacınız olacaktır. Parayı nereden
bulacaksınız? Para bugün dünyada bir bende var, bir de bu
yanımdakinde. Unutmayın, ne reddederseniz hepsi cebimdedir... Para
kimsede yok. Ancak biz verebiliriz. Memnun olmazsak kimden
alacaksınız? Harap bir memleketi nasıl kurtaracaksınız? İhtiyaç
sebebiyle yarın para istemek için karşımıza gelip diz çöktüğünüz zaman
bugün reddettiklerinizi cebimizden birer, birer çıkartıp size
göstereceğiz" demişti 390. Gazi başta olmak üzere, Cumhuriyet
yöneticileri, para için diz çekmedikleri gibi, bu sözleri de hep
hatırladılar. Dolayısıyla ülkenin ekonomisi "kendi yağıyla kavrulmak"
suretiyle yürütülmekteydi. Yük halkın omzundaydı. Vergiler,
mükelleflerin takatini zaman, zaman aşmaktaydı.
1929'da başlayan ekonomik kriz bütün dünyayı sardığı gibi, Türkiye'yi
de etkilemekteydi. Buğday fiyatları düşüktü. 1928'de Orta Anadolu
kuraklıktan ciddi şekilde etkilenmişti. 1930 başlarında ithalatın
kısıtlanması, kambiyo kontrolü konulması da piyasada sıkıntı
yaratmıştı 391
Diğer taraftan Gazi'nin yakın çevresindeki kişiler arasında da
hükümetten şikâyetler vardı.392 Hükümet kanadında da bazı kimselerin
siyasî nüfuz ticareti yapmalarından doğan ciddi rahatsızlıklar vardı.
Genelde, yanmış ve yıkılmış olan memleketi mümkün olduğu kadar çabuk
imar etmek ve kalkındırmak gayretinin doğurduğu mali külfetler,
hükümete karşı hoşnutsuzluk yaratmaktaydı. Gazi başta olmak üzere,
tepe yönetimde, hükümetin denetimini sağlayacak, siyasî nüfuzun kötüye
kullanılmasını engelleyecek ve iktisadî vaziyeti iyileştirecek yeni
çareler aranmaya başlanmıştı 393 a. Düşünülen çarelerden biri de bir
muhalefet partisinin oluşturulması ve bu yolla etkin bir denetim
sağlanmasıdır. Bütün bunlar Serbest Cumhuriyet Partisi'nin
kurulmasının yakın sebeplerini oluşturmuştur. Daha derindeki sebep
ise, Gazi'nin demokratik hayatı sağlığında başlatma arzusu olmalıdır.
Böylece halkın nabzını yoklamak ve cumhuriyet rejimini normalleştirmek
çareleri de aranmış olacaktı.
2) Serbest Cumhuriyet Partisi'nin kuruluşu (SCP){Liberal Cumhuriyet
Partisi}
Muhalefet Partisi Başkanlığı için Gazi'nin düşündüğü isim Ali Fethi
Beydi. Ali Fethi (OKYAR) Atatürk'ün çok yakın ve eski arkadaşlarından
biriydi. Dürüst, güvenilir ve deneyimli, liberal bir politikacıydı.
Ahmet İzzet paşa Hükümetinde İçişleri Bakanlığı, Büyük Millet Meclisi
Hükümeti ve Cumhuriyet dönemlerinde birer kere Başbakanlık görevi
yapmıştı. 1925'ten beri Paris'te Büyükelçi olarak görevliydi. 22
Temmuz 1930'da iki aylık tatilini geçirmek için ailesiyle İstanbul'a
gelmişti.
Gazi'yi Yalova'da ziyaret ettiği günlerde özellikle hükümetin iktisadî
politikasını eleştirmiş, çözüm olarak da Meclis'in görevini yerine
getirmemesini göstermişti. Gazi ise, bunun çaresi olarak bir muhalif
parti oluşması ve başına her bakımdan kendisine güvendiği Ali Fethi
Bey'in geçmesini istemiştir.
Ancak Terakkiperver Cumhuriyet Partisi deneyiminden sonra, böyle bir
işe girmek ancak Gazi'nin vereceği güvenle mümkün olabilirdi. Fethi
Bey'in bu maksadı sağlamak için Gazi'ye yazdığı mektuba Cumhurbaşkanı
10 Ağustos'ta verdiği cevapta "Laik cumhuriyet esasında beraber olmak
şartıyla, millet işlerini serbest münakaşa etmeyi cumhuriyet
esaslarından saydığını" bu itibarla yeni partinin kurulmasını iyi
karşıladığını ve her hususta iki partiye karşı âdil ve tarafsız
davranacağı yolunda güvence verdi. Fethi Bey'in mektubu ile Gazi'nin
cevabı basında yayınlandı.
Gazi, Serbest Fırka kurucularını yüreklendirmek için, kız kardeşi
Makbule (ATADAN) ile çok eski ve samimi arkadaşı Nuri (CONKER)'nin
yanısıra Ahmet (AĞAOĞLU), Dr. Reşit Galip, Nakıyeddin (YÜCEKÖK),
Tahsin (UZER), Mehmet Emin (YURDAKUL), İbrahim Süreyya (YİGİT)'nın
393b partiye katılmalarını sağladı. Ayrıca Fethi Beye: "Ben
Cumhuriyeti tesis ettim; fakat bugünkü şekl-i idare cumhuriyet midir?
Diktatörlük müdür?, şahsi hükümet midir? Belli değildir. Ben fani bir
insanım, ölmeden evvel isterim ki milletim hürriyete alışsın. Bunun
için bir muhalif fırka tesis ediyorum ve bu işi Fethi Beyden başka hiç
kimseye teslim edemem. Bu hususda Fethi'ye gösterdiğim itimadı başka
hiç kimseye gösteremem" demek suretiyle amacını açıklamıştır.394 Keza
başka bir vesileyle "Cumhuriyet Halk Fırkası reisleriyle çok mücadele
edeceğinizi tahmin ediyorum. Fakat ben cumhuriyet esaslarının
kuvvetlenmesini temin edecek olan bu mücadeleyi memnuniyetle müşahede
edeceğim. Ve şimdiden söyleyebilirim ki en çok kavgalı gibi olduğumuz
geceler sizi soframda birleştireceğim. Ve o zaman tekrar ayrı ayrı her
birinize soracağım. Sen ne dedin? Ve ne için dedin? Senin cevabın ne
idi, neye istinat ediyordun? Bugünden itiraf edeyim ki bu, benim için
yüksek bir zevk olacaktır" 395 sözleri ile her iki partiye karşı
tarafsız davranacağını tekrarlamıştır.
24 Ağustos'ta da bir çok milletvekilinin bulunduğu bir toplantıda,
Cumhuriyetin payidar olması lüzumundan bahsederek Fethi Beye: "Siz
benim çok kadim ve emin bir arkadaşımızsınız. Size namusumla temin
ederim ki bu mefkûreyi yaşatmak hususunda etrafınızda kimse kalmamış
olsa, ben size bir nefer gibi arzı hürmet edeceğim... Ben Mustafa
Kemal, verdiğim sözü yaparım. Cumhuriyet müessesesinin bir müstebit
eline geçeceğini mezarımda dahi duysam millete karşı haykırmak
isterim... Cumhuriyetin milletin kalbinde kök saldığını görmek yegâne
emelimdir" 396 sözleri ile hitap etmiştir.
Bu sözlerden Gazi'nin sağlığında rejimi normalleştirmeyi, daha doğrusu
çok partili demokratik hayatı gerçekleştirmekte ne kadar samimi olduğu
ortaya çıkmaktadır.
Nitekim onun istek ve özendirmesiyle S.C.P'nin milletvekili sayısı
daha partinin kurulma safhasında on dörde ulaşmıştı. Gazi partiye
maddî yardımda bulunduğu gibi, Fethi Bey'in sevdiği ve mutlak
güvendiği, kendisinin de en yakın arkadaşlarından biri Nuri (CONKER)
Bey'in de partide genel sekreter olmasını istemiştir.
3. Serbest Cumhuriyet Partisi'nin Programı ve Gelişmesi
SCP'nin siyasî hedefleri, Fethi Bey'in Gazi'ye yazmış olduğu 9 Ağustos
1930 tarihli mektubu ile Parti'nin programı ve tüzüğün ilk beş
maddesinde belirtilmiştir 397. Parti programı acele hazırlanmış olup
on beş maddeden oluşmaktadır. Programın birinci maddesinde partinin
cumhuriyetçilik, milliyetçilik ve laiklik esaslarına bağlı olduğu, bu
esasların millet bünyesinde ebedileşmesini amaç edindiği, anayasanın
hürriyet ve dokunulmazlık haklarının istisnasız herkes için geçerli
olacağı belirtilmiştir. Diğer maddelerde özetle şu noktalar üzerinde
durulmaktadır.
- Vergiler herkesin gücüne göre alınacak ve Devlet gelirleri yararlı
bir şekilde kullanılacak, büyük bayındırlık girişimlerinin
masraflarının yalnız bir kuşağa yüklenilmesinden kaçınılacaktır.
- Paranın kıymetinin bir an önce tespit edilmesi ve böylece yabancı
sermayeye yol açılması,
- Vatandaşların refahına malî ve iktisadî her türlü girişimlerine
engel olan Hükümet müdahalelerinin kabul edilmeyeceği, Cumhuriyetin
yararları için yapılması gerekli ve fertlerin yetersiz olduğu
durumlarda Devletin doğrudan müdahale edeceği (Bu son fıkra Gazi
tarafından ilâve edilmiştir).
- Köylü ve çiftçiye ucuz ve kolay kredi sağlanması.
- Ülke içindeki sanatların canlanması ve gelişmesi, yerli malların
korunması sağlanacak.
- Halkın Hükümet katındaki işleri mümkün olduğu kadar çabuk ve
kolaylıkla çözümlenecek, rüşvet ve suiistimallerle merhametsizce
mücadele edilecektir.
- Dış politikada bütün devletlerle dostluk siyaseti güdülecek ve
Milletler Cemiyeti ile işbirliğine önem verilecektir.
- Parti tek dereceli seçim usulünü ve siyasî hakların Türk kadınlığına
uygulanmasını savunacaktır (Bu son fıkra parti programına Gazi
tarafından ilâve edilmiştir).
S.C.P. resmen kurulmasıyla birlikte yoğun bir ilgi ile karşılaştı.
"Hiçbir parti bu kadar az çalışarak az zamanda bu kadar başarı
kazanmış olamazdı". Fethi Bey henüz Yalova'da iken ülkenin çeşitli
yerlerinden, partide görev almak için sel gibi telgraflar gelmeye
başlamıştı. Öğle ki Yalova Posta Merkezi, başvurmaları karşılamak için
yeni servis kurmak mecburiyetinde kalmıştı 398.
Aslında Cumhurbaşkanı ve Fethi Bey dahil, hiç kimse halkın adeta akın,
akın yeni partiye yöneleceğini tahmin etmemişti. Gazi dahil herkes
yeni Partinin ancak destekle ayakta kalabileceği kanısındaydı.
Beklenenin aksine, SCP kısa bir zamanda yığınların desteğini kazandı.
Ülkede şu veya bu nedenle ne kadar gayrı memnun varsa, bunlar yeni
partiye yöneldiler. Bunlar arasında CHP'den ve bürokrasiden memnun
olmayanlar, vergilerin ağırlığı ve geçim zorluğundan şikâyetçi
olanlar, inkılâp karşıtı ve saltanat taraftarı olanları sayabiliriz.
S.C.P'nin kısa bir zamanda halkın desteğini kazanacak gibi görünmesi,
parti yöneticilerinin ilk seçimde iktidar olacakları yolundaki
beyanlar, yıllardır iktidarı elinde tutan C.H.P yönetici kadrosunu
tedirgin etmeye başlamıştı. İki taraf arasında basında yapılan
tartışmalar havayı gerginleştirmişti. Yönetimin denetimi amacıyla
kurulmuş olan Partinin iktidarı en kısa bir zaman içinde hedef alması,
CHP mensuplarını ürkütmüş ve SCP aleyhine aşırı propaganda yapmaya
yöneltmiştir.
Bu yolda ilk işaret İzmir'den geldi. CHP İzmir Mutemedi (Parti
Başkanı) Salih bey gazetelere verdiği demeçlerde: "Yeni fırka (Parti)
danışıklı, dönüşüklü bir iştir; bunu bizden sormuşlardı, fikrimizi
söylemiştik. Değişik bir şey yoktur; bu hal blöftür, işte bu kadar"
şeklinde veya "yeni fırka teşkili için yapılacak teşebbüsten iki aydan
beri haberdar olduğunu, merkezden fikirlerinin sorulduğunu;
muhalefetin meclis dışarısında değil, içinden doğması fikrini
bildirdiklerini; yeni fırkanın teşkili için CHF'nin Meclis'deki bazı
arkadaşlarını feda edeceğini; intihabat(seçimler) mücadelesi
olmayacağı ve sadece yeni fırkanın intihabata iştirakine CHF'nın
müsaade edeceği" 399 şeklinde konuşmuştur. Haliyle bu ve benzeri bazı
konuşmalar Fethi Bey ve arkadaşlarının rahatsız etmiştir. Fethi Bey'in
güvence isteyen baş vurularını, Gazi her defasında daha önceki
sayfalarda belirtilen sözleri doğrultusunda cevaplandırmıştır.
Esasen iki parti arasında özellikle hükümetin ekonomik politikasıyla
ilgili tartışmalar havayı alevlendirmiştir. Serbest Cumhuriyet
Partisi, Hükümetin ekonomi politikasının yanlış olduğunu, halkı
iktisadî zaruret içinde bıraktığını; vergilerin ağır olduğu, gereksiz
vergiler alındığı; toplanmasında da yolsuzluklar yapıldığını;
tekellerin kamu yararına değil, özel kişiler yararına çalıştığını;
ekonomik alanında devlete ait vazifelerin devlete, millete ait
vazifelerin de fertler tarafından yapılmasını; yabancı sermayeye yol
açılmasını; Anayasaya aykırı yasaların kaldırılmasını, mahkemelerin
yavaş iş gördüğünü ve yargıçların tam bağımsız olmadıkları,
demiryollarının bu ölçüde gerekli olup olmadığı, gibi eleştirilen
yapmaktaydı 400.
Bu eleştiriler tek parti rahatlığına alışmış olan C.H.P'nde, Serbest
Cumhuriyet Partisi'ne karşı ithama varan karşılıklara yol açmaktaydı.
Ülkenin her tarafından gelen örgütlenme istekleri, adeta baskı halini
aldığından, Fethi Bey hem bunları karşılamak, hem de yeni partinin
danışıklı dövüş şeklinde kurulduğu iddialarını çürütmek için yurt
gezisine çıkmağa ve geziye partiye en fazla ilgi gösteren İzmir'den
başlamaya karar verdi ve bu konuda Gazi'nin de onayını aldı.
Fethi Bey ve arkadaşları (Ahmet Ağaoğlu ve Tahsin Bey (UZER) geziye
endişe ile başlarlar. İzmir'deki toplantılarda Hükümet
eleştirilecektir. Halk buna alışkın değildir. Nasıl bir tepki
göstereceği kuşkuludur. Gazi'de aynı endişeyi taşımaktadır. Fethi Bey
ve arkadaşlarının güvenliklerinin sağlanması için telgrafla talimat
verir 401, Fethi Bey'e de gemi limanına girdiğinde husumet alâmeti
görürlerse gemiden çıkmayıp kendisine bilgi verilmesini ister402.
Fethi Bey'den önce İzmir'e gelen Adliye Vekili Mahmut Esat (BOZKURT)
da Gazi'ye çektiği telde İzmir'deki havanın Fethi bey'e karşı olduğunu
onun İzmir'e gelmemesinin daha iyi olacağını bildirir 403.
Fethi Bey ve arkadaşlarını taşıyan gemi, 4 Eylül'de İzmir limanına
ulaşır. Sahili binlerce halk doldurmuştur. Korkulanın aksine halk,
yaşasın Gazi, yaşasın Fethi Bey, yaşasın Serbest Fırka nidaları ile
ortalığı inletmektedir. Şehir çevresi ile ayağa kalkmış gibidir. Gemi
üç saatlik bir gecikme ile rıhtıma yaklaşır. Rıhtımda halkın coşkulu
yaklaşımı içinde Fethi Bey'in ceketi yırtılmıştır. Kalabalıkta denize
düşenler, ezilenler olur. Fethi Bey'in bindiği otomobilin camları
kırılır, tavanı çöker. Zorlukla otele ulaşan Fethi Bey halktan
dağılmalarını ve vereceği nutku dinlemeye gelmelerini ister.
Halkın coşku ve taşkınlığından endişelenen İzmir Valisi Kâzım Paşa
(DİRİK), Fethi Bey'den ertesi günü söyleyeceği nutuktan vazgeçmesini
yazılı olarak ister. Fethi Bey konuyu Gazi'ye bildirmek istediğinde
zorluk çıkarılır... Fethi Bey'in ısrarlı isteği üzerine, telgraf
zorlukla gönderilir. Gazi derhal cevap verir: "Anlıyorum ki sana
nutkunu söyletmek istemiyorlar. Fakat sen nutkunu mutlaka
söyleyeceksin ve tesadüf edeceğim her hangi bir engeli derhal
bildireceksin. Asayişin temini için Başvekil, Dahiliye Vekili ve İzmir
Valisi lâzım olan tedbirleri almakla mükelleflerdir,"404.
5 Eylül günü, halk Fethi Bey'in kaldığı otelin çevresindeki
toplanmıştır. CHP'de bugün için bir karşı gösteri düzenlenmiş, Anadolu
gazetesi de SCP aleyhinde bir yazı yayınlamıştır. Yazıdan öfkelendiği
anlaşılan SCP taraftarları Anadolu gazetesi ve CHP binası önünde
protesto gösterisi yapmışlardır. Gösteriler esnasında, polisin açtığı
ateşle, on dört yaşlarında okullu bir genç ölümce, olaylar büyüdü.
Ölen çocuğun babası oğlunun kanlı cesedini Fethi Bey'in önüne koyarak
"Bu hürriyet yolunda şehittir. Kurtar bizi" dedi. Fethi Bey'in
sakinleştirici konuşması üzerine halk dağıldı.405
Fethi bey nutkunu 7 Eylül 1930'da elli bin kişiyi aşkın bir kalabalık
önünde söyledi. Konuşma esnasında Fethi Bey başındaki şapkayı çıkarıp
"Bizim bunları çıkaracağımızı..."der demez, bütün dinleyenler,
binlerce kişi başlarından şapkalarını çıkarıp ayaklarının altına
attılar. Halbuki Fethi bey'in cümlesi henüz tamamlanmamıştı. "Bizim,
şapkayı çıkaracağımızı söylüyorlar, bu bir iftiradır. İnkılâplarla
aynı fikirdeyiz" demek istiyordu".406 Fethi bey İzmir'den Manisa'ya,
Akhisar, Balıkesir ve Aydın'a geçti Her gittiği yerde şevk ve
heyecanla karşılandı. Kâzım Paşa (ÖZALP)'nın deyimiyle "her geçtiği
yerde, Halk Partisi'ni söndüre, söndüre gitti",407.
İzmir olayları, CHP yöneticileri, hükümet erkânı tarafından Gazi'ye
abartılı olarak aksettirilmiştir. İzmir Valisi, Fethi Bey'in etrafına
bir sürü çapulcu toplayarak şehirde anarşi ve kargaşaya yol açtığını
ileri sürmekteydi. Bizzat İsmet Paşa'da Gazi'ye gelmiş, "Şeref ve
haysiyetim söz konusudur. İzmir'de fotoğraflarıma tabanca atıyorlar,
bir matbaamızı tahrip ettiler. Halk Partisi binalarını tahrip
ediyorlar. Fethi Beyi'i tutuklamaya mecbur olacağım" demekteydi 408.
Fethi bey ise halkın siyasî hürriyet hasreti içinde, bunu kendilerine
sağlayan Gazi'ye minnettar olduklarını ifade etmekteydi. Gazi herkesin
olayı bir türlü aktarması üzerine, hakikati anlamak için Meclis
başkanı Kâzım (ÖZALP) Paşa'yı görevlendirdi. Kâzım Paşa, iddiaların
abartılmış olduğunu, aslında, SCP'nin geçtiği yerlerde CHP'yi silip
süpürdüğünü belirtmiştir.
Ancak İzmir'den gelenlerin CHP binasının taşlandığını gözleriyle
gördüklerini söylemeleri üzerine, Gazi, Cumhuriyet gazetesi sahibi
Yunus Nadi'ye kendisine hitaben bir açık mektup yazdırmış, bu mektuba
vereceği cevabı da dikte ettirmiştir. Bu açık mektupta Yunus Nadi "...
Ezeli ve ebedi şefimiz olarak bildiğimiz zatı devletlerini başka ve
yeni fırkaların kendilerine mal etmeğe çalıştıklarını" ifade ederek
durumun aydınlatılmasını dilemekteydi. Gazi, bu mektuba cevap olarak
10 Eylül'de, "... Ben Cumhuriyet Halk Fırkası umumi reisiyim. CHF
Anadolu'ya ilk ayak bastığım andan itibaren teşekkül edip benimle
çalışan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nden doğmuştur. Bu
teşekküle tarihen bağlıyım. Bu bağı çözmem için hiçbir sebep ve lüzum
yoktur ve olamaz. Resmî vazifemizin hitamında C.H.F'nın başında fiilen
çalışacağım. Bu noktada tereddüde mahal yoktur. Benim bu esas
vaziyetim bir sene nihayetinde sona erecek olan bugünkü muvakkat
vaziyetimin bana yüklediği tarafsızlığı bozamaz." Demekte, C.H.F
merkezine yapılan tecavüz ve hükümet otoritesine karşı yapılanların
kanunî takibattan kurtulamayacaklarını ifade etmekteydi409.
İzmir olayları önemli sonuçlar doğurdu. S.C.P'nin kurucuları dahil hiç
kimse yeni partinin bu derece ilgi göreceğini tahmin etmemişti. C.H.P
yöneticileri, hayret şaşkınlık ve öfke içindeydiler. Olayların gidiş
şekli, yapılan inkılâpların halk tarafından henüz yeteri kadar, veya
sanıldığı kadar hazmedilmediğini göstermekteydi. S.C.P inkılâp
karşıtlarının toplandığı bir parti görünümündeydi. Gazi gelişmeleri
daha bir dikkatle izlemeye başlamıştı. 22 Eylül'de Meclis olağanüstü
toplantıya çağrılmıştı. İsmet Paşa, bazı bakanlıkların boşalması ve
siyasî durum gerekçesiyle istifa etti ve tekrar hükümeti kurmakla
görevlendirildi. Bu arada Fethi Bey Gümüşhane'den Milletvekili
seçilmişti. S.C.P Meclis konuşmalarında hükümeti eleştirdi ve
güvensizlik oyu verdi. Fakat İsmet Paşa, büyük çoğunlukla güven oyu
alıyordu. İsmet Paşa'nın hükümeti kuramaması halinde, Gazinin bu
görevi üstlenmek kararında olduğu anlaşılmaktadır. Bunun sebebi
vatandaşlar arasında düşmanlık ve inkılâp karşıtlığı olaylarının
görülmesidir. Nitekim Gazi, 1 Kasım'da Meclis'i açış konuşmasında:
"Siyaset sahasında karşılıklı faaliyetlerin feyizli inkişafları ancak
vatandaşlar arasında düşmanlık husulüne mahal verilmemesiyle temin
olunabilir. Bunun çareleri, fırkaların içine girebilecek gayrı samimi
ve gizli maksatlı unsurların kanun fevkinde netice isteyen emel
sahiplerinin bütün milletçe menfur görülmesi ve bir de cumhuriyet
esası üzerinde çalışan fırkalarca bu gibilerin faaliyetlerinden uzak
kalınmasıdır,410" sözleriyle Serbest Cumhuriyet Partisi uyarma
ihtiyacını duymuştur.
5 Ekim'de başlayan Belediye seçimlerine S.C.P. de katılmıştır. Tek
dereceli olarak ve kadınların da katıldığı seçimlere, halk büyük ilgi
göstermiştir. Açıklanan sonuçlara göre, 502 belediyeden 22'sini S.C.P
kazanmıştı. Ancak Serbest Cumhuriyet Partisi mensupları, seçimlerde
baskı yapıldığından, seçmenlerin serbestçe oy kullanmalarının
engellenmesinden, seçim sonuçlarının değiştirilmesinden
şikâyetçiydiler. Fethi Bey konuyu bir gensoru önergesiyle Meclis
gündemine getirmişti. Esasen Gazi'de "Seçimi kazananın CHP değil,
hükümet partisinin, yani polis. Jandarma, kaymakam ve valiler
olduğunu" genel sekreterine ifade etmişti 411.
Fethi Bey'in şikayetleri karşısında Gazi, tedbir alarak nispi temsil
ve tek dereceli seçimin kabulü, her iki partinin laiklik, halkçılık ve
cumhuriyetçilik anlayışında birleşerek millî bir blok oluşturulmasını,
bu ilkeleri benimsemeyenlerin partilerinden çıkarılmalarını,
kendisinin de tarafsız olarak bu bloğun başkanlığını yürütmeyi
düşünmüştü. Teklif Serbest Cumhuriyet Partisi mensupları arasında
olumlu karşılanmış fakat Cumhuriyet Halk Partisi'nce kabul
edilmemişti.
4) Serbest Cumhuriyet Partisinin Kapanması
Bu durum karşısında, Gazi Cumhurbaşkanlığından ayrılıp C.H.P başına
geçmeği, böylece anarşi ve irtica eğilimlerini önlemeyi düşünmüştür.
Ancak Fethi Bey hiç bir zaman ona karşı mücadele etmek zorunda
kalacağını hatırına getirmemiştir. İnönü'nün deyimi ile "samimî bir
inkılâpçı, ileri fikirli, irtica teşebbüslerine hiçbir suretle
istidadı olmayan" bir kimseydi 412. Cumhuriyetin kurucusu ile karşı
karışa gelmektense partiyi kapatmaya karar verdi 413.
Ancak 15 Kasım günü Meclis'te gensoru görüşmeleri esnasında, özellikle
halkın serbestçe oy kullanmasının engellendiğini baskıyla
karşılaştığını, buna karşılık CHP mensuplarına azamî kolaylıklar
gösterildiğini, geçersiz oyların iktidar partisine kaydolduğunu
örnekleriyle göstermiş, partisinin Gazi'ye karşı çıktığı iddialarını
reddetmiş, Dahiliye Vekilinin kınanmasını istemiştir.
Dahiliye Vekili ve CHP mensupları iddiaları cevaplandırmışlar ve
muhalefet partisi ve başkanı hakkında bazı ithamlar ileri
sürmüşlerdir. Neticede yapılan oylamada mevcut 231 milletvekilinden
221'i Bakana güvenoyu vermiştir.
Güven oylamasından sonra Fethi Bey, arkadaşlarıyla hazırladığı partiyi
kapatma kararını Gazi'ye götürdü. SCP genel sekreteri Nuri (CONKER)
Bey'in el yazısıyla kaleme alınan metin şöyledir:
"Tebellür eden son vaziyete göre, Fırkamız, Büyük Gazi hazretlerine
karşı, siyasî sahnede mücadele edecek bir mevkie getirilmiştir.
Fırkamız doğrudan doğruya Gazi hazretlerinin ısrar, teşvik ve
tasvipleriyle vücuda gelmiş ve Büyük reisimizin her iki fırkaya karşı
müsavi muavenet ve muamelesine mazhar olacağı teminatını almış idi.
Esasen başka türlü siyasî bir teşekküle vücut vermek mesuliyetini
almayı hiçbir zaman hatırımıza getirmedik. Halbuki emri vaki şeklinde
tahakkuk eden son vaziyet karşısında bizce başarılması muhal olan bu
teşebbüs devam etmek beyhude olacağından Fırkamızın feshine ve
keyfiyetin bilumum teşkilâta ve Dahiliye Vekâletine bildirilmesine
karar verilmiştir" 16.XI.1930414.
Serbest Cumhuriyet Partisi ancak doksan küsur gün yaşayabilmişti.
Gazi'nin özenle kurdurduğu, başlangıçtan itibaren desteklediği bu
hareket neden başarısız oldu? Ne gibi sonuçlara yol açtı. Atatürk
üzerinde etkisi acaba ne olmuştur?
Çok partili demokratik rejime girme girişiminin başarısızlığa
uğramasında, her şeyden önce mevcut durumu değerlendirmede yanılgıya
düşüldüğü görülmektedir. Şöyle ki: Cumhuriyet ilân edileli henüz 7 yıl
olmuştur. Hilâfetin kaldırılması ve Osmanlı hanedanının yurt dışına
sürülmesinin üstünden altı buçuk yıl, Şeyh Sait isyanından beri beş
buçuk yıl, şapka inkılâbından beri beş yıl, İzmir suikastından bu yana
dört yıl, hukuk inkılâbından beri dört yıl, harf inkılâbından beri de
ancak iki yıl geçmişti. Takrir-i Sükûn yasası bir yıl önce
kaldırılmıştı. Türk toplumunun yüzlerce yıllardan beri mevcut
yapısını, yaşayışını topyekûn değiştiren bu büyük inkılâpların bu
kadar kısa bir zamanda tamamen hazmedildiğini zannetmek yanıltıcı
olmuştur. İnönü'nün deyimi ile "her yerde birikmiş olan gerginlikler,
bütün inkılâpların tortuları kendiliğinden yeşermiş ve bunlardan
kurtulmak için, hepsinden kurtulmak için Serbest Fırkanın bir vasıta
olarak kullanılması arzusu" genelleşmiştir415. Parti, şikayetleri
birikenler, ekonomik sıkıntıdan bunalanlar, inkılâp karşıtı kişilerin
odaklandığı bir kuruluş haline gelme eğilimi göstermeye başlamıştı. O
zamana kadar rehavet içinde bulunan C.H.P teşkilâtı iktidarı kaybetme
ihtimalinin hırçınlığı içinde, gerginliği tırmandırmış, Gazi ile Fethi
Beyi karşı karşıya getirmek politikasını başarı ile uygulamıştı.
Halkta ikiye bölünme emareleri ortaya çıkmıştı. Eserinin tehlikeye
gireceğini gören Gazi M. Kemal bizzat mücadele etmek kararını verince,
Fethi Bey partiyi kapatmaktan başka çare göremedi. Fethi Bey inkılâp
taraftarı ve liberal fikirli bir devlet adamıydı. Muhatap olarak
devletçi ve otoriter bir yönetim uygulayan İsmet Paşa'yı almıştı.
Atatürk ile mücadeleyi hiç aklına getirmemişti. S.C.P'nin ilk seçimde
iktidarı ele almak istemesi de olayları hızlandırmıştır.
Bu denemenin başarısızlığa uğraması, Atatürk'ün henüz sağlığında çok
partili demokratik yönetime geçmek arzusunun gerçekleşmesini
engelledi.
Serbest Cumhuriyet Partisi denemesi bir takım önemli sonuçlar
doğurmuştur.
Serbest Cumhuriyet Partisi deneyimi mevcut rejimin henüz demokrasiye
hazır olmadığını ortaya çıkardı.
Diğer taraftan idareci kadronun iyimserliğine rağmen, halkın idareden
hoşnut olmadığı, halk ile idare arasında kan dolaşımı eksikliği
bulunduğu, ekonomik şartlardan bunalan halkı memnun edecek tedbirler
alınmasının gerekli olduğu anlaşıldı.
S.C.P denemesinin en önemli sonuçlarından biri de, inkılâpların
zannedildiği ölçüde yeterince hazmedilmediği ortaya çıktı. Bunun
sebebi C.H.P'nin halktan kopuk bir hale gelmesiydi. Bu durumu telâfi
için C.H.P'nin halk ile ilişkileri besleyecek şekilde yeniden
yapılanması, halkın siyasî eğitimini sağlayacak kurumlar oluşturması
gerektiği görüldü.
Bir süredir halkla teması azalan Gazi durumu bizzat görmek halkın
nabzını tutmak, şikayetlerinin nedenlerini anlamak maksadıyla
uzmanlardan oluşan bir heyetle, üç ayı aşan bir yurt gezisine çıktı
416. Gezi sonucunda, Gazi halkın ekonomik sıkıntılar içinde olduğunu,
buna çare olmak üzere yeni politikalar üretilmesi gerektiğini gördü.
Ayrıca C.H.P'nin siyasî parti olarak halk ile yeterince ilişki
kuramadığı, inkılâplar konusunda halkı gereği gibi aydınlatamadığını
tespit etti. Her iki konuda yeni kararlar almış olarak geziden döndü.
B. Menemen Olayı
Gazi Mustafa Kemal büyük gezisi esnasında, Edirne'de bulunurken
Menemen'de kanlı bir irtica olayı patlak verdi.
Nakşibendi tarikatından Giritli Derviş Mehmet, Mehdilik iddiası ile
Menemen'de ortaya çıktı. Etrafına topladığı kimselerle camiden yeşil
sancağı alıp halkı şeriat istemek için sancak altına çağırdı. Durumu
öğrenen jandarma Bölük Komutanı yardım istedi. Kendisine yardım için
yedek subay Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay bir takım askerle yardıma
gönderildi. Ateşli bir Kemalist olan Kubilay, Derviş Mehmet ve
adamlarından silâhları bırakıp teslim olmalarını isteyince, asiler
tarafından vuruldu. Olaya müdahale eden bekçiler öldürüldü. Kubilay'ın
başı kör bıçakla Derviş Mehmet tarafından kesildi ve sancak direğine
bağlandı. Olay yerine gelen askerî birliğin teslim ol çağrısına "bize
kurşun işlemez" sözleriyle karşılık verilince, asiler üzerine ateş
açıldı. Giritli Derviş Mehmet ve birkaç arkadaşı vuruldu. Kaçanlar
yakalandı.
Olay başta Gazi M. Kemal olmak üzere, hükümette, basında ve kamuoyunda
sert tepkilere yol açtı. Olay sırasında Edirne'de bulunan Devlet
Başkanı demecinde, Kubilay şehit olurken mürtecilerin gösterdikleri
vahşet karşısında, halkdan bazılarının alkış tutmalarını utanılacak
bir durum olduğunu vurguladı, orduya başsağlığı diledi ve "Büyük
ordunun genç subayı ve Cumhuriyetin ülkücü öğretmen topluluğunun
kıymetli üyesi Kubilay'ın temiz kanı ile Cumhuriyet canlılığını
tazelemiş ve kuvvetlendirmiş olacaktır" sözleriyle tepkisini dile
getirdi. İstanbul'a dönen Gazi, 27 Aralık 1931'de Başbakan İsmet Paşa
(İNÖNÜ), Genel Kurmay Başkanı Fevzi Paşa (ÇAKMAK), Meclis Başkanı
Kâzım Paşa (ÖZALP) ve İçişleri Bakanı Şükrü Kaya'nın katıldığı bir
toplantıda, Menemen olayını değerlendirdi. Toplantıda olay yöresel bir
ayaklanma olarak değil, fakat inkılâplara ve Cumhuriyet rejimine karşı
hazırlanmış bir tertip olarak değerlendirildi ve enerjik tedbirler
alınması öngörüldü.
Dolayısıyla hükümet, 31 Aralıkta Menemen ile Manisa ve Balıkesir
merkez ilçelerinde bir ay süreli sıkıyönetim kararı aldı, karar Meclis
tarafından onaylandı, sürenin bitiminde bir ay daha uzatıldı. Bölgeye
suçluları yargılamak üzere Korgeneral Mustafa Paşa (MUĞLALI)
başkanlığında bir askerî mahkeme gönderildi. Yargılama sonucunda
olayla ilgileri görülen Nakşibendi Şeyhi Esat ve müritleri
tutuklandılar. Yargılama sonucunda çoğu Giritli ve Rumeli göçmeni 36
kişi hakkında ölüm ve 41 sanık hakkında da değişik hapis cezaları
verildi 417.
Cumhuriyet rejimi adına hayatını veren Kubilay'ın adı 26 Aralık 1934'
de Menemen'de açılan bir anıtla ölümsüzleştirildi 418.
Menemen olayı hızlı bir inkılâp hamlesi yapmakta olan Türkiye'de ciddi
bir irtica tehlikesi bulunduğunu, inkılâpların yerleşmesi için daha
çok ve sistemli çalışmanın gerekli olduğunu gösterdi. Bundan başka, o
günün şartları içinde demokratik bir yönetimin inkılâpların geleceği
açısından ciddi tehlikeler yaratabileceği ve halkın siyasî terbiyesi
için yeniden örgütlenmek gerektiği anlaşıldı. Gazi bunun gereğini
yerine getirmek için faaliyete geçti.
C. CHP'nin Yeniden Yapılanması: Kemalizm
1. 1931 seçimleri ve Yeni Politikalar
SCP'nin kapatılmasından sonra, Gazi, halkın idareden şikâyetçi
olmasının sebeplerini anlamak, durumu bizzat görmek için, uzman bir
heyetle, yurt içinde üç ayı geçen bir geziye çıkmış olduğunu
biliyoruz.
Bu geziden Gazi, yeni kararlarla döndü. Gezi esnasında halkın idareden
hoşnut olmadığı, vergilerin ağırlığından ve alınma şeklinden şikâyetçi
olduğu, bürokraside aksaklıklar olduğu, CHP'nin halkla yeterince
bütünleşemediği ve halktan kopuk hale geldiğini gördü. Diğer taraftan
halkın büyük çoğunluğunun fakir, özellikle köylünün, dünya buğday
fiyatlarının çok fazla düşmesi sebebiyle perişan duruma düştüğü tesbit
edildi. Gazi gezi boyunca bu durumun nedenlerini araştırdı ve ilgili
uzmanlardan, çareler üretmelerini istedi.419
O, 3 Mart 1931'de Ankara'ya döndüğünde kararını vermiştir: CHP kendini
yenileyecek ve hükümet yeni bir ekonomi politikası uygulayacaktır.
Bunların ilk aşaması olmak üzere, seçimler yenilenecekti.
a) Seçimler
Gazi, milletin CHP'ye olan itimadını tazelemek, ileriki yıllarda
uygulanmasını düşündüğü tedbirlerde milletin iştirak ve mutabakatının
derecesini anlamak için, seçimlerin yenilenmesini istedi.420
TBMM 5 Mart'ta toplandı. Meclis milletvekilleri maaşlarının beş yüz
liradan üç yüz elli liraya indirilmesine ve en kısa zamanda seçimlerin
yenilenmesine karar verdi.
Bu arada halkın eğilimlerini, şikayetlerini saptamak ve gerekli
tedbirleri almak maksadıyla kırk kişilik bir komisyon kurulmuş, parti
il temsilcilerinin mutemet unvanı il başkanı olarak değiştirilmişti.
10 Mart 1931'de de CHP genel sekreterliğine, partinin "şahinler
kanadı" temsilcisi olan Recep (PEKER) Bey getirilmişti.
Gazi güven tazelemek için seçime giderken önemli bir değişiklik
getirdi. Terakkiperver ve Serbest Parti denemelerinden inkılaplar
ortamında bir muhalefet partisinin yarardan çok zarar getireceği
anlaşılmıştı. Ancak çok sesliliğin olmadığı yerde, etkin denetimin
mümkün olamayacağı, durumunun yeterince anlaşılamadığı ortaya
çıkmıştır. CHP Genel Başkanı bu sakıncayı gidermek için, CHP
milletvekilleri aday listelerinde, yirmi iki seçim bölgesinde, gerekli
sayıdan daha az aday gösterilmesini sağladı. Böylece CHP'den olmayan
kimselerde milletvekili adayı olabilecekler ve seçildikleri takdirde
Meclis'e girebileceklerdi. Bu suretle Meclis'te çok seslilik ve
denetim sağlanacaktı. Gazi bu hususla yetinmedi, ikinci seçmenlere
hitaben yayımlanan seçim demecinde, laik, cumhuriyetçi ve milliyetçi
olmaları şartıyla, CHP'li olmayan adaylara da oy verilmesini,
yürütmenin denetlenmesi bakımından yararlı olacağını özellikle
vurguladı.421 Halka yönelik seçim demecinde de, CHP'nin değişmez
ilkelerinin Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik,
Laiklik ve İnkılapçılık olduğunu belirterek, kendisine ve şerefli
yakın tarihimizin unutulmaz hatıralarını taşıyan partisine oy
verilmesini istedi.422
Seçimler 24 Nisan'da tamamlandı. 4 Mayıs 1931'de çalışmalarına
başlayan TBMM'nde yirmi bağımsız milletvekili denetim görevi
yapacaklardı. Gazi oybirliği ile üçüncü defa Cumhurbaşkanı seçildi.
İstifasını sunan Başbakan İsmet Paşa (İNÖNÜ), Cumhurbaşkanı tarafından
altıncı defa hükümeti kurmakla görevlendirildi.
Meclis yenilenmişti. Sıra partinin yenilenmesine gelmişti.
b) CHP'nin Üçüncü Büyük Kurultayı: İlkeler, Kemalizm
Kurultay, Genel Başkanın nutku ile 10 Mayıs 1931'de çalışmalarına
başladı. Gazi, "tartışmaların feyizli sonuçlar verebilmesi için,
herkesin kayıtsız şartsız konuşmasını ve eleştirilere hoşgörü
gösterilmesini istedi." 10-17 Mayıs arasında devam eden çalışmalarda
parti için sekiz bölümden oluşan yeni bir program yapıldı. Sekiz
bölümden oluşan programın ilk iki bölümünde, parti programının
esasları ve CHP'nin ana nitelikleri belirtilmekteydi. Partinin
dayandığı ilkeler Gazi'nin seçim beyannamesinde belirttiği gibi,
Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik ve
İnkılapçılık olarak kabul edilmiştir. CHP'nin altı okla
şekillendirdiği bu ilkeler birbirlerini tamamlayan bir bütün olarak
Kemalizm olarak tanımlanmış olup günümüzde Atatürkçülük olarak
isimlendirilmektedir.
Aslında bu ilkeler Devletçilik hariç, TBMM'nin açılışından, incelenen
1931'e kadar geçen süreç içinde uygulanmaktaydı. Bunlardan sadece
Devletçilik ilkesi, 1929-1930 ekonomik krizinin doğal sonucu olarak
gündeme gelmişti.
Programın ana vasıfları olarak, Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik,
Halkçılık, Devletçilik, Laiklik ve İnkılapçılık 'tan oluştuğu
belirtildikten sonra şu açıklayıcı bilgiler verilmektedir:
"A- Parti, Cumhuriyetin, milli egemenlik ülküsünü en iyi en emin
surette temsil ve tatbik eden devlet şekli olduğuna kanidir. Parti bu
sarsılmaz kanaatle cumhuriyeti tehlikeye karşı her vasıta ile
savunur.
B- Parti ilerleme ve gelişme yolunda ve milletlerarası ilişkilerde
bütün çağdaş milletlere paralel ve onlarla bir ahenkte yürümekle
beraber, Türk toplumunun karakter özelliklerini ve başlı başına
bağımsız kimliğini korumayı esas sayar.
C- Hakimiyeten kaynağı millettir... Kanunlar önünde mutlak bir eşitlik
ve hiç bir ferde, hiç bir aileye, hiç bir sınıfa, hiç bir cemaata
ayrıcalık tanımayan, fertleri halktan ve halkçı kabul ederiz.
D- Ferdî mesai ve faaliyeti esas tutmakla beraber mümkün olduğu kadar
az zamanda milleti refaha, memleketi mamuriyete eriştirmek için
milletin umumî ve yüksek menfaatlerinin icap ettirdiği işlerde,
bilhassa iktisadî sahada, devleti fiilen alakadar etmek mühim
esaslarımızdandır.
E- Parti devlet idaresinde bütün kanunların, nizamların ve usullerin
ilim ve fenlerin çağdaş medeniyete temin ettiği esas ve şekillere ve
dünya ihtiyaçlarına göre yapılmasını ve tatbik edilmesini prensip
kabul etmiştir.
Din telâkkisi vicdanî olduğundan parti, din fikirlerini devlet ve
dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı milletimizin çağdaş
ilerlemede başlıca muvaffakiyet sebebi sayar.
F- Parti, milletimizin bir çok fedakârlıklarla yaptığı inkilâplardan
doğan ve inkişaf eden prensiplere sadık kalmayı ve onları müdafaa
etmeyi esas tutar."423a
10 Mayıs 1931'de CHP'nin 3. kurultayında kabul edilen esaslar ve ana
niteliklerin birinci bölümünü oluşturan bu esasların yanı sıra, ikinci
kısımda, Türkiye Cumhuriyeti halkının ayrı ayrı sınıflardan
oluşmadığı, fakat kişisel ve sosyal hayat için iş bölümü yapmış
muhtelif meslek mensuplarından meydana gelmiş bir camia olduğu,
belirtilmiştir. Türk çalışma camiasının küçük çiftçiler, küçük sanayi
erbabı ve esnaf, amele ve işçi, serbest meslek erbabı, sanayi erbabı,
büyük arazi ve iş sahipleri ve tüccarlardan oluştuğu; bunların her
birinin çalışması, diğerinin ve bütünün dayanışmasını bozmayacak,
sınıf mücadelesine yol açmayacak uyumlu bir şekilde yürütüleceği
öngörülmüştür.
CHP'nin ana niteliklerini oluşturan bu ilkeler altıok olarak
simgelenmiştir. 5 Şubat 1937'de yapılan bir anayasa değişikliği ile
Devletin temel nitelikleri haline gelmişlerdir. Bu ilkeler bir bütün
olarak o zamanki deyimiyle Kemalizmin bugünkü deyimiyle Atatürkçülüğün
temelini oluştururlar.
Atatürk ilkeleri bir dogma veya doktrin değildir. Bu ilkeler Milli
Mücadalenin başından itibaren yaşanan olaylar karşısında, duyulan
ihtiyaçları karşılamak amacıyla uygulamaya konulan önlemlerdir. Bunlar
ülkenin bir daha 1919'daki oluşuma düşmemesi, ve çağın bir ortağı
olması için benimsenen ilkelerdir. Biri diğerini tamamlayan ve altısı
birlikte bir bütün oluşturan bu ilkeleri kısaca görelim:
Cumhuriyetçilik: Parti programında, cumhuriyet yönetimi hâkimiyetin
kaynağı olan milli egemenliğin en iyi temsil edildiği hükümet şekli
olarak ifade edilmiştir. Nitekim Cumhuriyetle beraber, ilâhi hukuk
nazariyesine dayanan Osmanlı nizamı, yerini halkın iradesine dayanan
millî egemenliğe dayalı Cumhuriyet rejimine bırakmıştır. Esasen daha
Millî Mücadele'nin ilk aylarında, Amasya Genelgesi, Erzurum ve Sivas
Kongrelerini kararları ve 23 Nisan 1920'de Mustafa Kemal'in dört
maddelik önerisinde ve nihayet 1921 Anayasasında hâkimiyetin milletin
olduğu vurgulanmıştı. 29 Ekim 1923'te yapılan Anayasa değişikliği ile
rejimin adı resmen konulmuştu. 1924 Anayasası ile de Cumhuriyet,
rejimin değişmez ve değiştirilmez bir özelliği haline gelmiştir.
Atatürk'e göre, "demokrasi temsilinin en çağdaş ve mantiki tatbikini
temin eden hükümet şekli Cumhuriyettir." Cumhuriyet demek imkân
demektir, fazilet demektir. Türk milletinin tabiat ve âdetlerine en
uygun idare şeklidir." 1929'da Cumhuriyet rejimine olan güvenini şöyle
ifade eder: "Bu memleket yeni rejimi üzerinde dünyanın en makbul bir
mevcudiyeti olacaktır."
Cumhuriyetle beraber Türk halkı, yönetime geniş ölçüde katılma,
ülkenin kaderi üzerinde söz sahibi olma ve iktidarı yönlendirme gücünü
elde etmiştir.
Milliyetçilik: Milliyetçilik fikri,1789 Büyük Fransız İhtilâli ile
dünyayı etkisi altına almıştır. Bir imparatorluk olan, çeşitli dinden
ve ırktan olan toplulukları kapsayan Osmanlı Devleti'nde milliyetçilik
ancak 1912-1913 Balkan Savaşlarından sonra etkili hale gelmiştir.
Millî Mücadele boyunca birleştirici ve itici bir güç görevini
üstlenmiştir. Cumhuriyetle beraber, millî sınırlar içinde devletin
dayandığı temel değerlerden biri olmuştur.
İstilâcı emperyalist güçleri Mehmetçiğin süngüsü ile dize getiren,
Türklük gururunu "Ne mutlu Türküm diyene" ve "Bir Türk dünyaya
bedeldir." deyimleriyle dile getiren "en büyük Türk Milliyetçisi"
Atatürk'ün milliyetçilik görüşü, geniş açılı, birleştirici ve ortak
kültür değerlerine dayalıdır. Nitekim Atatürk'ün gözetiminde yazılan
Tarih IV'de "Türkiye Cumhuriyeti dahilinde Türk dili ile konuşan, Türk
kültürü ile yetişen, Türk idealini benimseyen her fert"in Türk olduğu
ifade edilmektedir423b. Bizzat Atatürk milleti şöyle tarif etmektedir.
"Millet dil, kültür ve ideal birliği ile birbirine bağlı vatandaşların
oluşturduğu siyasi ve sosyal bir heyettir.
Atatürk'ün benimsediği milliyetçilik, bencil ve şövenist değildir.
Barışcı, insancıl ve başka milletlerin haklarına saygılıdır, laik
dünya görüşüne sahiptir. Irkçılığa karşıdır. Millet gerçeğine
dayalıdır, toplayıcı ve bütünleştiricidir.
Halkçılık: Halkçılığın temel ilkesi, halkın halk tarafından halk için
yönetilmesidir. Mustafa Kemal Millî Mücadele'yi halka dayanarak
yürütmüştü. Nitekim TBMM 'nin açılmasından sonra yönetimde uygulanacak
esasları kapsayan belgeye "Halkçılık Programı" adını vermişti.
Zaferden sonra, 1924 Anayasası yapılırken 88. madde Türk halkının din
ırk ayrımı olmadan Türk vatandaşı olduklarını öngörüyordu. 69. madde
ise "Bütün Türkler yasalar karşısında eşittirler, zümre, sınıf aile ve
kişisel ayrıcalıklar kaldırılmış ve yasaklanmıştır" hükmünü
getirmekteydi. Böylece Türk vatandaşlarına sosyal, siyasal olaylarda
eşitlik, adli alanda aynı suça aynı ceza verilmesi, herkesin gücü
oranında vergi vermesi, memuriyetlerin herkese açık olması ve askerlik
hizmetinde eşitlik sağlanmıştı. 1928 de Anayasaya din ve devlet
işlerini ayıran laiklik ilkesinin konulmasıyla Müslüman olan
vatandaşla, Müslüman olmayan vatandaş arasındaki eşitsizlik giderilmiş
oldu.
Diğer taraftan 1934'de kadınlara seçme ve seçilme hakkının
verilmesiyle kadın erkek arasında siyasal haklar konusunda mevcut
eşitsizlik kaldırıldı. 1931 kurultayında Partinin halkçılık esası,
"Demokratlık hiç bir kişi ve zümreye milletin umumi hakları dışında
imtiyaz tanımamak, sınıf mücadelesini kabul etmemek" olarak
belirlenmiştir.
Esasen ülkeyi yöneten siyasi partiye verilen Cumhuriyet Halk Fırkası
adı da, bu konudaki kararlılık ve hassasiyetin bir göstergesiydi.
Devletçilik: Devletçilik deyimi Türk politika hayatına 1930'lu
yıllarda yerleşmiştir. Ekonomik atılımlar kısmında açıklandığı gibi
Türkiye Cumhuriyeti'nin iktisat politikası, İzmir İktisat Kongresi'nde
ana çizgiler halinde ortaya çıkmıştır. Türkiye kalkınmasını öncelikle
girişim seferberliği ile sağlamak istemiştir. Bu durum 1929/1930 Dünya
Ekonomik Krizine kadar devam etmişti. Ülkede önemli sermaye birikimi
olmaması, kredi kaynaklarının yetersizliği, teknolojik ve ticari bilgi
ve deneyim azlığı, girişimcilik ruhunun zayıflığı, Lozan Antlaşması
gereği 1929'a kadar gümrük korumasının yapılamaması gibi sebeplerle
arzu edilen sonuca ulaşılamamıştır. 1929/30 krizi, tarıma dayalı Türk
ekonomisinin dengelerini alt-üst etmiş Türkiye'yi yeni ekonomi
çözümler aramaya mecbur etmiştir. Kriz bütün dünyada olduğu gibi,
Türkiye'de de devletin ekonomiye müdahalesine yol açmıştır. Kriz
sonucunda Türk parasının değeri düşmüş, günlük ihtiyaç karşılayacak
maddelerin ithalinde zorluklar çıkmıştır. Bu durumda Atatürk, hazır
reçetelere kendini kaptırmadı. Türk halkının karakter ve inançlarına
uygun, dış âlem ile ilişkileri kopartmayacak, özel mülkiyeti
zedelemeyecek ve Türkiye'de gerçekleşmesini arzu ettiği çoğulcu
siyasal sistem ile uyum halinde olacak bir modeli ılımlı devletçiliği
tercih etti. Bu husus parti programında şu şekilde ifade edildi.
"Ferdi mesai ve faaliyet esas tutulmakla beraber mümkün olduğu kadar
az zamanda milleti refaha ve memleketi mamuriyete eriştirmek için
milletin umumi ve yüksek menfaatlerinin icap ettirdiği işlerle
bilhassa iktisadî sahada devleti fiilen alakadar etmek ve faal kılmak.
Devletin ekonomiyi yönlendirmesi için iki yol tercih konusuydu: 1.
Devletin sanayi ve ekonomiyi merkezi bir plânlamayla toptan
düzenlemesi, 2. Devletin fertlerin yapamayacağı işleri yapması yani
özel girişim yanında, özel girişimin yapamayacağı işleri başaracak ve
piyasa şartları içinde çalışacak devlet iktisadî teşekkülleri
oluşturmak.
Atatürk her işinde oludğu gibi etraflıca düşündükten sonra ikinci
modeli benimsedi. İlgili bahiste daha detaylı olarak açıklanacağı gibi
bu yolla, beş yıllık bir plân çerçevesinde, ülkenin belli başlı
ihtiyaç maddelerini sağlayacak bir sanayinin temeli atıldı.
Laiklik: Parti programında şöyle ifade edilmiştir:
"Parti devlet idaresinde bütün kanunların, nizamların ve usullerin,
ilim ve fenlerin çağdaş medeniyete sağladığı esas ve şekillere ve
dünya ihtiyaçlarına göre yapılmasını ve tatbik edilmesini prensip
kabul etmiştir. Din telâkkisi vicdanî olduğundan, parti din
fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı,
milletimizin çağdaş ilerlemesinde başlıca başarı sebebi olarak görür."
Bu hükümler, parti programında 1931'de yer almıştır. Aslında laiklikle
ilgili uygulama, daha Cumhuriyet ilan edilmeden, 1 Kasım 1922'de
Saltanatın kaldırılmasıyla başlamıştı. Saltanatın kaldırılması ile
halifenin dünyevî yetkileri askıya alınmış oluyordu. 3 Mart 1924'te
Hilâfet'in, kaldırılması Evkaf ve Şer'iyye Bakanlığının lağvedilmesi,
Tevhid-i Tedrisat (Öğretimin Birleştirilmesi) Kanunu ile medreselerin
kapatılması ve 30 Kasım 1925'te de tekke ve zaviyelerin faaliyetlerine
son verilmesiyle din ve devlet işlerinin ayrılması yolunda ciddi
adımlar atılmıştı 1926'da Medeni Kanunun, Mecelle'nin yerini almasıyla
hukukun laikleşmesinin yolları açılmıştı. 1928'de Anayasa'daki
"Devletin dini islâmdır" hükmü kaldırılmış ve 1937'de laiklik ilkesi,
devletin temel niteliklerinden biri olarak Anayasa'da yerini almıştır.
Öğretimin Birleştirilmesi Yasasının uygulanması sonucu, İmam Hatip
Okullarının kapılarını kapatmaları, ders programlarından Arapça,
Farsça'nın çıkarılması, Arap harfleri yerine Lâtin alfabesinin
alınmasıyla eğitim tamamen laik bir zemine oturtulmuştu. Bu
uygulamalarla din adamlarının devlet ve fikir hayatını yönlendirme
yolları kapatılıyor, buna karşılık kendilerini özellikle dinî
görevlerine vakfetmeleri yolları açılıyordu.
Atatürk 1924'de bu konuyu şöyle dile getirir:
"İslâm dinini asırlardan beri alışılageldiği veçhile bir siyaset
vasıtası mevkiinden uzaklaştırmak ve yüceltmek gerekli olduğu
gerçeğini görüyoruz. Mukaddes ve tanrısal inançlarımızı ve vicdani
değerlerimizi, karanlık ve kararsız olan her türlü menfaat ve
ihtiraslara görünüş sahnesi olan siyasiyattan ve siyasetin bütün
kısımlarından bir an evvel ve kesin surette kurtarmak, milletin
dünyevî ve uhrevî saadetinin emrettiği bir zarurettir. Ancak bu
suretle islâm dinin yüksekliği belirir." 1930'da da konuyu daha
kararlı olarak vurgular: "Türkiye Cumhuriyeti'nin resmî dinî yoktur.
Devlet işlerinde bütün kanunlar, nizamlar ilmin çağdaş medeniyete
temin ettiği esas ve şekillere göre, dünya ihtiyaçlarına göre yapılır
ve tatbik edilir. Din telakkisi vicdanî olduğundan, Cumhuriyet, din
fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı
milletimizin çağdaş ilerlemesinde başlıca muvaffakiyet etkeni
görür"424a
Onun bu esaslar ışığında yürüttüğü inkilâplarla, skolastik düşüncenin
yerini okul ve bilimin rehberliği almış, hür düşünceye vurulan
zincirler kırılmış, akılcı yönetimin ve Türk Rönesansının kapıları
açılmış, İslâm dini de politikadan arındırılarak, müminlerinin
gönüllerindeki mevkide yüceltilmiştir. Bu niteliği ile laiklik Atatürk
İnkılâplarının "kilit taşı" ve "olmazsa olmaz" özelliği taşıyan temel
değerlerinden biridir.
İnkılapçılık: Bu ilke parti programında şu şekilde yer almıştır.
"Parti, milletimizin bir çok fedakarlıklarla yaptığı inkılaplardan
doğan ve gelişen prensiplere bağlı kalmayı ve onları savunmayı esas
tutar."
Atatürk'e göre inkılâp, "Türk milletini son asırlarda geri bırakmış
olan müeseseleri yıkarak yerlerine, milletin en yüksek medenî icaplara
göre ilerlemesini temin edecek yeni müesseseleri koymaktır."
İnkilapçılığın iki yönlü işlevi vardır. Bunlardan birincisi devleti ve
toplumu çağın gerisinde bırakmamak ve daima ilerisine taşımak,
ikincisi de başarılmış olan inkılâpları korumak ve kollamaktır.
Günümüzde her şey bilime bağlı olarak gelişmekte ve değişmektedir.
Dolayısıyla inkılâpların durağanlaşmaması çağın gerisinde kalmaması
için, devamlı olarak dünyanın gidişine ayak uydurması gerekmektedir.
Ancak bu yolla inkılâbın doğma haline gelmemesi ve sürekli olarak
kendini ilim ve fennin rehberliğinde yenilemesi mümkündür. Diğer
taraftan her yenilik bir takım tepkilere yol açmaktadır. İşte
inkilapçılığın gerekçelerinden biri de bu gibi yıkıcı tepkilere karşı
Cumhuriyet rejimini ve Genç Türkiye Cumhuriyetini korumaktır. Bu
sebeble Atatürk Cumhuriyeti, İlkelerini, gereken görevin yapılacağı
inancı ile Türk gençliğine emanet etmiştir. 424b
c) Yeni Politikalar
SCP deneyimi toplumdaki dağınıklık ve memnuniyetsizliği ortaya
çıkarmıştı. Dolayısıyla Gazi, İnkılâpları amacına ulaştırmak için,
maddî ve manevî bütün güçlerin bir araya toplanması ve aynı istikamete
yöneltilmesi, böylece ülkeye ve inkılâplara yönelen tehlikelerin
önlenmesi gerektiği düşüncesindeydi. Bu nedenle ülkede yaygın ve etkin
bir kuruluş olan Türk Ocaklarının CHP bünyesine alınmasını
istemekteydi.
Türk Ocakları Kurultayı 10 Nisan 1931'de toplanarak, ocakların
kapatılmasına ve bunların bütün mal varlıklarının CHP'ye
devredilmesine karar verdi.
Bu katılımla CHP hem maddî ve hem de manevî açıdan güçlenmiş oluyordu.
Daha sonraları başka dernek ve kuruluşlarda (Türk Kadınlar Birliği,
Mason Derneği, Mallimler Birliği... vs.) çalışmalarına son vererek mal
varlıklarını CHP veya Halkevlerine devretmişlerdir. Bu uygulama ile
ülkenin manevî potansiyeli CHP saflarında toplanmış oluyordu.
1931 seçimlerinden sonra, Gazi'nin getirdiği yeniliklerden biri de
Halkevlerinin kurulmasıdır.
SCP denemesi, CHP'nin halktan kopuk olduğunu açık seçik ortaya
koymuştu. İnkilâpları halka anlatacak, sevdirecek ve ülkede kültür
birliğinin oluşmasına hizmet edecek bir kuruluşa ihtiyaç olduğu
anlaşılmıştı. İşte bu ihtiyacı karşılamak, halk ile bütünleşmek ve
onun siyasî eğitimini sağlamak maksadıyla Halkevleri oluşturuldu. Konu
üzerinde kültür alanındaki inkılâplar çerçevesinde ayrıca
durulacaktır.
Bu dönemde uygulanan yeni politikalardan biri de ekonomi alanında
kendini gösterir. Gazi'nin üç ayı aşkın yurt gezisi esnasında,
uzmanlarla üzerinde ısrarla durduğu konu, ekonominin nasıl düzeleceği
ve bunun için ne yapılması gerektiği konusudur. Sonuç itibariyle
ekonomi konusunda değişiklik icap ettiği, liberalizm yerine
devletçiliğe dayalı bir uygulamaya girilmesi görüşü benimsenmiştir.
Nitekim CHP'nin Üçüncü Büyük Kongresinde ana ilkeler saptanırken
Devletçilik ilkesi de altıoktan biri olarak yerini almıştır.
D. Ekonomide Atılımlar
1. Cumhuriyetin Devraldığı Miras ve İzmir İktisat Kongresi
Osmanlı Devleti son yüzyılında, her alanda yarı sömürge haline
gelmişti. Daha önce değinildiği gibi, kapitülâsyonlar dolayısıyla
gümrüklerine sahip değildi. Ülke dışardan gelen mallar için adeta açık
pazar halindeydi. İhracat - İthalat işleri, Demiryolu işletmeleri,
Bankacılık, Sigortacılık, Elektrik, gaz işletmeleri, vergi ödemeleri
ve yargı bakımından ayrıcalıkları olan yabancılar ve onlarla işbirliği
yapan, azınlıklar elindeydi. Ülke modern sanayiden yoksun olduğu gibi,
küçük sanayide onların denetimi altındaydı. Devletin Merkez Bankası
işlevini, yabancıların yönetiminde olan Osmanlı Bankası
yürütmekteydi.
Ülkede önemli bir sermaya birikimi yoktu. İnsanlar kaderlerine razı,
kanaatkâr içe dönük bir yaşam biçimi içindeydiler. Halkın yaklaşık %
80'i kırsal kesimde oturmaktaydı. Ülke ekonomisi esas itibariyle tarım
ekonomisine bağlıydı. Köylü fakir ve yoksuldu. Tarım ilkel araç ve
usullerle yapılmaktaydı. Aşar (Öşür) denilen teorik olarak üretimin
onda birini, aslında % 50'ye varan bir kısmını vergi olarak vermek
zorundaydı.
Ülkede fert başına düşen gelir 1923/24'de 46 Amerikan doları
civarındaydı.
Lozan'da kapitülasyonlar çetin ve uzun tartışmalardan sonra
kaldırılmıştı. Cumhuriyetin banisi Mustafa Kemal her bakımdan tam
bağımsız bir Türkiye'yi hedef almıştı. Ülke kendi öz kaynaklarına ve
insanlarının vatansever çalışmalarına dayanarak kalkınacaktı.
Gazi istilâcı düşman ordularının denize dökülmesinden beş ay sonra,
ekonomi alanında yapılması gerekenlere saptamak için 17 Şubat 1923'de
İzmir'de bir İktisat Kongresi topladı. Gazi Kongre'nin açılışında
iktisatla ilgili görüşlerini özet olarak: "...Türk tarihi incelenirse
bütün yükselme ve çöküş sebeplerinin bir iktisat meselesinden başka
bir şey olmadığı anlaşılır... Yeni Türkiyemizi lâyık olduğu mertebeye
ulaştırabilmek için behemehal iktisadiyatımıza birinci derede önem
vermek zorundayız. Çünkü zamanımız bir iktisat devresinden başka bir
şey değildir... Siyasî, askeri zaferler ne kadar büyük olursa olsunlar,
iktisadî zaferlerle taçlandırılmazsa, husule gelen zaferler pâyidar
olamaz, az zamanda söner... Ekonomi demek her şey demektir. Yaşamak
için, mesut olmak için insanların mevcudiyeti için ne lazımsa onların
hepsi demektir. Ziraat demektir, ticaret demektir, emek demektir,
herşey demektir"425 sözleri ile dile getirdi.
İki hafta devam eden Kongreye Ziraat, Ticaret, Sanayi ve İşçi
gruplarını temsil eden 1135 delege katıldı. Kongre sonuçları iki belge
oluşturdu: Misak-ı iktisadî ile çiftçi, tüccar, sanayici ve işçi
gruplarına ilişkin esaslar. Misak-ı İktisadî, çalışma hayatı ile
ilgili etik değerler üzerinde durur.
Diğer belgede ise, her grubun önerileri kaydedilmiştir. Çiftçi grubu
reji'nin kaldırılmasını, tütün ekim ve ticaretinin serbest
bırakılmasını, köylülere tarım metotlarının öğretilmesini, zirai
kredilerin düzene konulmasını; sanayiciler ise korumacı gümrük
vergileri konulmasını, sanayicilere kredi açılmasını, ulaştırmanın
kolaylaştırılmasını istemekteydiler. Ticaret grubu, ticaret alanında
bir banka kurulmasını, borsaların millileştirilmesini tekelcilikle
savaşılmasını, ipotek karşılığı kredi verilmesini haberleşme ve
ulaşımın kolaylaştırılmasını kararlaştırmıştı. İşçi temsilcileri ise,
milletvekili ve belediye seçimlerinde mesleki temsil esaslarının
uygulamasını, mesai saatlerinin sekiz saate indirilmesini ücretlerin
para olarak gününde ödenmesini, hayat ve kaza sigorta yaptırılmasını
önermişlerdi.426
Kongrede belirlenen dilekler, kurulmakta olan Yeni Türkiye'nin iktisat
politikasını ana çizgiler halinde ortaya koymuştur. Türkiye
kalkınmasını girişim serbestliğini desteklemek ve korumak yoluyla
başarmayı benimsemiştir. Bu tutum 1929-30 dünya ekonomik krizine kadar
önceliğini korumuştur. 1930'dan sonra ise ekonomi politikasına "ılımlı
devletçilik" ilkesi egemen olmuştur.
2. 1923 - 1931 Dönemi İktisat Politikası
Cumhuriyet idaresi ciddi ekomik sorunlarla karşı kaşıya bulunmaktaydı.
On yılı aşkın bir savaştan çıkan ülke, dört bir yandan yapılan
saldırılar, işgaller ve yıkımlar sonucu perişan bir haldeydi.
Yıllardan beri yurdunu, toprağını,ülkenin bağımsızlığını korumak için
huduttan hududa koşan Türkiye, zinde nüfusunun önemli bir kısmını
savaşlarda yitirmişti. Savaşların yükünü taşıyan fakir ve yoksul
Anadolu insanı, kaynaklarını son kertesine kadar devletinin emrine
vermişti. "Ülkede fiziksel bir bütünlük yoktu." Her tarafta raslanan
şekavet olaylarını kaldırmak, ülkede asayişi her tarafta egemen
kılmak, harap olan ülkeyi imar etmek, halkın temel ihtiyaçlarını
karşılamak, ülkeyi kalkındırmak ve güvenliğini sağlamak gerekiyordu.
Bütün bunların gerçekleşmesi mali kaynakların yeterli olmasına
bağlıydı. Özkaynakları ilkel bir tarım ekonomisine dayalı olan ülkenin
malî takati bunları karşılamaya yeterli değildi. Kredi karşılığında
siyasî ve iktisadî ayrıcalıklar isteniyordu. Türkiye Lozan'da ekonomik
bağımsızlığı için de kıyasıya mücadele etmişti. Milli bağımsızlıktan
ödün verilmeyecekti. Dolayısıyla Mustafa Kemal ve onun hükümetleri
malî ve iktisadî bakımdan özkaynaklara dayanan bir iktisat politikası
yürüttüler.
Atatürk yönetiminde Cumhuriyet idaresi, bürokrasinin iyi çalışması ve
halkın devlete güvenmesi açısından, maaşların ve devlet borçlarının
zamanında ödenmesini vazgeçilmez bir ilke olarak benimsedi ve
kararlılıkla uyguladı.
Sağlam bir gelir kaynağı oluşturmak açısından reji idaresi yerine
tekel idaresi kuruldu.
Müddetleri biten imtiyazlar kaldırıldı. İzmir, İstanbul, Mersin,
Trabzon liman tekelleri oluşturuldu.
Ulaşım açısından demiryollarına büyük önem verildi. Ülkenin ekonomik
hareketliliği iç ve dış güvenliği açısından çeşitli bölgelerin
birbirine bağlanması hayatî bir önem taşımaktaydı.
Cumhurbaşkanı, demiryollarına verdiği önemi 13 Şubat 1931'de
Malatya'daki konuşmasında şöyle dile getirir "... Vatanın bütün
mıntıkaları çelik raylarla birbirine bağlanacaktır... Demiryolları
memleketin tüfenkten, toptan daha mühim bir emniyet silâhıdır...
Demiryolları Türk milletinin refah ve medeniyet yollarıdır... Milletin
refah ve saadeti, istiklâli bu yollardan geçecektir..."427 Çok sınırlı
imkânlara rağmen, demiryolu politikası kararlılıkla yürütüldü.
Cumhuriyetin ilk onbeş yılı içinde, yeni yapılan demiryollarıyla
mevcut iki misline çıkarıldı. Yabancılar tarafından işletilen hatlar
da satın alındı.
Ayrıca karayolları yapımı için vergilerden önemli bir pay ayrıldığı
gibi, bu işi gerçekleştirmek için yol vergisi kanunu çıkarıldı.
19 Nisan 1926'da çıkarılan Kabotaj Kanunu ile Türk kara sularında
yolcu ve yük taşıma hakkı Türk vatandaşlarına verildi. Ticaret filosu
büyük ölçüde güçlendirildi.
Ülkede ekonomik faaliyetlerin sağlıklı yürütülmesi, bir yerde asayişin
tam sağlanması ve şekavetin önlenmesine bağlıydı. Cumhuriyet idaresi
kentlerde ve kırsal kesimde asayişsizliği ortadan kaldırdı ve ülkenin
her tarafında devleti egemen hale getirdi.428 1937'de deniz
işletmeciliği ve bankacılık işlemleri yapması için Deniz Bank kuruldu.
Ülke nüfusunun %80'ne yakını kırkbini aşkın köyde tarımla
geçinmekteydi. Tarım ilkel araçlar ve usulllerle yapılıyordu. Köylü
ürettiğinin büyük kısmını kendi tüketiyordu.
Kentlerde oturanlar köylüyü hor görmekteydiler. Gazi bu sakat görüşü
yıkmak için köylüyü yücelten demeçler verdi: "Türkiye'nin gerçek
sahibi ve efendisi köylüdür." "Yediyüz yıldan beri dünyanın dört
köşesine sevk ederek kanlarını akıttığımız, kemiklerini yabancı
topraklarda bıraktığımız emeklerini ellerinden alıp israf ettiğimiz,
fedakârlıklarına nankörlükle karşılık verdiğimiz köylüye" lâyık olduğu
saygının gösterilmesini istedi.429
Gazi sözle yetinmedi. Köylüyü ezen âşar vergisini 17 Şubat 1925'te
kaldırmak suretiyle onları ödüllendirdi. Devlet gelirleri'nin yaklaşık
1/6'ni oluşturan bu vergi kaybını telâfı için arazi vergisi ile
tüketim vergilerinin yükseltilmesine gidildi. Köylüye kredi
kolaylıkları getirildi. Ziraatte makinalaşmayı teşvik edici önlemler
almak. Örnek çiftlik ve fidanlıklar kuruldu. Tarım eğitimi için yeni
okullar açıldı. Ankara'da sonradan fakülte olacak olan Yüksek Ziraat
Enstitüsü kuruldu. Gazi tarımı teşvik etmek için ülkenin değişik
yerlerinde özel çiftlikler kurdu ve sonra bunları ulusa bağışladı.
Ülkede sanayinin gelişmesi malî kaynaklara bağlıydı. Bunu sağlamak
için 26 Ağustos 1924'de Türkiye İş Bankası kuruldu. Beş milyon
sermayenin 250.000 TL. kısmı, Gazi tarafından Hindistan'dan
gönderilmiş olan para ile karşılandı. Banka hisseleri politikacılar,
eşraf ve tüccar tarafından alındı. İş Bankası Türkiye'nin sanayi
kalkınmasında yatırımlar yoluyla önemli katkıda bulunduğu gibi, uzman
bankacılar yetiştirmek bakımından da öncülük yaptı.
Keza sanayi işletmelerinin finansman ihtiyacını karşılamak, eski
rejimden intikal eden devlet işletmelerini işletmek ve modernleştirmek
maksadıyla Sanayi ve Maadin Bankası kuruldu. Banka 1932'de Türkiye
Sanayi Kredi Bankası adını aldı ve 1933'te malvarlığı Sümerbank'a
devredildi.
Sanayileşmeyi özendirmek için, 1924'de değiştirilen Teşvik-i Sanayi
Kanunu ile girişimcilere ucuz arsa ve bina tahsisi vergi ve gümrük
resimlerinden indirimler, ulaşımda avantajlar öngörülmüş, yeni
ürünlere prim verilmesi, resmî dairelerde yerli malların
kullanılmasına öncelik tanınması kabul edilmiştir.430. Bu
ayrıcalıklardan yararlanılarak Uşak, Alpullu, Eskişehir ve Turhal'da
şeker fabrikaları kuruldu. Bunlara bazı özendirici yardımlarda
bulunuldu.
1923'te Lozan Antlaşması'nın imzalanması ile Türkiye malî egemenliğini
kısıtlayan engellerden kurtuldu. Atatürk döneminde malî politikalar
"Denk bütçe ve düzgün ödeme" İlkelerine dayanmaktaydı. Bundan amaç,
Devlet Hazinesi'nin yurtiçi ve dışında güçlü olmasıdır. Dönem boyunca
devlet harcamaları ile kaynaklar arasında denge korunarak enflasyon
önlenmiştir. Kamu harcamalarında savurganlıktan kaçınılmış, düzenli
bir vergi sistemi kurulması amaç edinilmiştir. Cumhuriyet idaresi
köylüyü ezen âşar vergisini kaldırmış ve yeni düzenlemelerle vergi
yükünü tarım kesiminden, ticaret, sanayi ve hizmet sektörlerine
yöneltmiştir. 1929'da Lozan Antlaşmasında mevcut olan ve koruyucu
gümrük politikasını engelleyen hükümler yürürlükten kaldırılınca, yeni
Gümrük Tarifesi Kanunu yürürlüğe konuldu. Böylece hem gümrük gelirleri
artırıldı ve hem de yıllardan beri Türk iktisadî hayatını körleştiren,
yerli sanayii çökerten engeller kaldırılmış oldu. Ancak gümrüklerin
yükseltileceği önceden bilindiğinden ithalatta büyük ölçüde artışa
gidilmesi ve 1929 dünya ekonomik bunalımı, Türk parasında önemli
ölçüde düşmeye yol açtı. Bu durumu önlemek için 20 Şubat 1930'da "Türk
Parasının Kıymetini Koruma Hakkında Kanun" çıkarıldı. Para
politikasını yürütmesi için 11 Haziran 1930'da Cumhuriyet Merkez
Bankası kuruldu. Böylece Türk para piyasası Türklerin yönetimi altına
girmiştir.
Devletin sağlam verilerle yönetilebilmesi için 1926 İstatistik Umum
Müdürlüğü kuruldu. Bu kuruluş çağdaş metotlar kullanarak ilk nüfus,
tarım ve sanayi sayımını gerçekleştirdi. Buna göre 1927'de Türkiye'nin
nüfusu 13.648.270 olarak tesbit edilmiştir. Sonraki yıllarda her beş
yılda bir genel nüfus sayımı yapılması kararlaştırılmıştır. Zaman
içinde bu genel müdürlük ülkenin temel bilgi kaynağı haline gelmiştir.
431
Ayrıca ekonomi politikalarını düzenlenmesinde danışman görevi yapması
için 26 Haziran 1927'de Yüksek İktisat Kurulu oluşturuldu. Kurul, 11'i
iktisadî 12'si İktisat'la ilgili kurum temsilcilerinden oluşuyordu.
Bütün bu gayretlere rağmen, 1930'lara gelindiğinde, Türkiye'nin
iktisat politikasında ciddi bir değişime gittiği görülmektedir.
1929/30 dünya ekonomik krizi, ekonomik dengeleri alt üst etmiştir.
Özellikle ekonomisi tarım ağırlıklı olan Türkiye'de tarım ürünleri
fiyatları büyük ölçüde düşmüştür.
Diğer taraftan gümrük korumasının 1929'a kadar yapılamaması, sermaye
birikimi ve kredi kaynak yetersizliği, teknolojik ve ticarî bilgi ve
deneyimin azlığı, girişimcilik ruhunun zayıflığı gibi sebepler,
sanayinin arzu edildiği ölçüde gelişmesini engellemişti. Sanayi
kuruluşlarının büyük bir kısmı ilkel teknoloji ile çalışan, işbölümünü
yeterince uygulayamayan ufak işletmeler halinde kalmıştı. Bunların
yanı sıra 1929/30'larda patlak veren dünya ekonomik krizi dolayısıyla
1930'larda yeni politikalar uygulamaya konuldu.432
3. 1931-1938 Dönemi İktisat Politikası: Ilımlı Devletçilik
1929/30 Dünya ekonomik krizi, her yerde devletin ekonomiye
müdahelesinin genişlemesine yol açtı. dünya uzunca bir süre yürütülen
liberalizmden, kamu müdahalesini öngören bir ortama girdi. Güdümlü ve
plânlı ekonomi akımları güç kazandı.
Kriz, Türk parası değerinin düşmesine, ödemeler dengesinin
bozulmasına, günlük ihtiyacı karşılayacak lüzumlu mamul maddelerin
ithalinde zorluklar çıkmasına yol açtı. Dolayısıyla Gazi hiç değilse
zarurî ihtiyaç maddelerini kapsayacak yerli bir sanayi kurulmasını
istedi. Ülkede özel teşebbüs gereği gibi gelişmemişti. Esasen
girişimcileri destekliyecek yeterli birikim de yoktu. Çözüm yolu
aranırken iki görüş belirdi. 1. Devlet, Sovyet modelinde olduğu gibi,
sanayi ve ekonomi alanında tekelci bir merkezi plânlama yoluyla bütün
ekonomiye yön verecekti. 2. Devlet fertlerin yapamayacağı işleri
yapmak maksadıyla müdahale ederek, özel sanayi girişimleri yanında,
bir devlet sektörü meydana getirecekti.
Gazi kararını, ikinci yol için verdi. Bu görüşünü şöyle ifade
etmektedir: "Türkiye'nin uyguladığı mutedil devletçilik sistemi,
ondokuzuncu asırdan beri sosyalizm nazariyecilerini ileri sürdükleri
fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir. Bu
Türkiye'nin ihtiyaçlarından doğmuş, Türkiye'ye has bir sistemdir.
Devletçiliğin bizce manası şudur: Fertlerin özel teşebbüslerini esas
tutmak; fakat büyük bir milletin bütün ihtiyaçlarını ve birçok şeyler
yapılmadığını göz önünde tutarak, memleket ekonomisini eline
almak."433 Ancak devlet eliyle sanayi geliştirilirken devlet ile
ferdin faliyet alanları ayrılmalı, devlet ferdin yerini almamalıdır.
İktisadî gelişmesinin esas kaynağı ferdin şahsî faaliyeti olmalıdır.
Devlet ve fert birbirinin karşıtı değil tamamlayıcısı olmalıdır.
Görüldüğü gibi, Mustafa Kemal'in uyguladığı "Ilımlı Devletçilik"
politikası, ferdin yapamayacağı işlerde devletin müdahelesini
öngörmekle beraber, iktisadî gelişmenin itici gücü olarak kişisel
girişim özgürlüğüne büyük önem vermektedir. Nitekim devletçilik
uygulamasında, malî tekeller dışındaki üretim faaliyetlerinin hepsi
özel sektöre açık kalmıştır.
Devletçilik daha önce de belirttiğimiz gibi 1931'de CHP programına
girmiş, 1937'de de Anayasada yerini almıştır.
Devlet eliyle sanayinin geliştirilmesi nasıl olacaktı? Bunun ancak
plânlı bir sanayileşme programı ile mümkün olduğu anlaşıldığından bu
konuda deneyimli olan Soyet Rusya'dan getirilen bir uzmanlar heyetine
beş yıllık bir sanayi plânı hazırlatıldı. Hazırlanan plânda, özellikle
zirai üretime dayanan ve ham maddesi Türkiye'de bulunan sanayi
işletmeleri kurmak ve ithal edilmekte olan temel tüketim malları
üretimini sağlayacak alanlar ön plânda tutulmaktaydı. Bu maksatla
dokuma, maden, toprak, kimya sanayileri kurulması kararlaştırıldı. Bu
alanlarda kurulacak fabrikaların üretim konuları, ne ölçüde ithal
ikamesi sağlayacakları, hammaddelerinin yurt içinde bulunup
bulunmadığı, üretimlerinin kısa bir süre içinde mümkün olup olmadığı
dikkate alındı. Programı yürütmesi için, Sanayi Ofisi ile Sanayi Kredi
Bankasının görevlerini yürütecek olan Sümerbank görevlendirildi.
Madencilikle ilgili alanlar da, 14 Haziran 1935'te kurulan Etibank'a
verildi. Madencilik alanında araştırma yapmak, uzman yetiştirmek
maksadıyla 14 Haziran 1935'te Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü
kuruldu.
Plâna göre yirmi fabrika kurulması öngörülmekteydi. İşin mali yükü
kırk dört milyon TL tahmin edilmiş ama masraf yüz milyon TL'sını
bulmuştur. Sovyetlerden sağlanan sekiz milyon dolarlık faizsiz kredi
dışındaki harcamalar bütçeden karşılandı: Plânın başarıyla
uygulanmasıyla; Temel hammadde sanayileri kurulmuş; madencilik, kağıt
ve cam sanayii için gerekli yatırımlar yapılmış, iki bin km. yi aşkın
demiryolu döşenmiş ufak çapta baraj ve silolar yapılmış, bir taraftan
da Osmanlı borçlarının ödenmesine devam edilmiştir. Bu arada Türkiyede
bulunan imtiyazlı yabancı şirketlerin satın alınması
hızlandırılmıştır.
Birinci Beş Yıllık Plan henüz uygulanmaktayken İkinci Beş Yıllık Plân
hazırlandı ve 1938'de yürürlüğe konuldu. İkinci Plân, ara malları ve
yatırım malları üretimine yönelikti. Ancak İkinci Dünya Savaşı'nın
çıkması plânın yürütülmesini engelledi.434a
Atatürk son derece elverişsiz şartlar altında büyük bir dünya ekonomik
krizine rağmen, dışardan önemli bir destek almadan, özkaynaklara
dayalı başarılı bir sanayileşme politikası gerçekleştirmiştir. Bunun
sonucunda kooperatifler, banka kredileri, tarım araç ve gereçleri ile
desteklenen bir tarım sektörü oluşmuştur. Sanayi kesimi Sümerbank ve
Etibank gibi kuruluşların desteğiyle Türkiye'nin şeker, çimento,
kereste, kauçuk ve deri ürünlerini ihtiyacını karşılayacak bir düzeyde
üretebilmiştir. Dokumacılık, kağıt ve mukavva ile cam eşyada da
ihtiyacın büyük kısmını karşılar duruma gelmiştir. Bu arada yabancı
ellerde bulunan tesis ve işletmelerin milli ekonomiye mâl edildiğini
de unutmamak gerekir. Cumhuriyet idaresi, bu dönemde özellikle yokluğu
hissedilen yüksek düzeyde eğitim görmüş teknik eleman yetiştirme
suretiyle de ekonomiye taze kan aşılamıştır.
Sanayi tesislerinin Anadolu içlerinde dağılması, gittiği yerlere iş ve
aş götürmesi, halkı heycanlandırmış ve yatırımlara ilgisini
artırmıştır. Hükümet bundan yararlanarak iç borçlanma yoluna gitti ve
yatırım ihtiyacının bir kısmını bu kanalla karşılamayı başardı.
Özetle Atatürk'ün Cumhurbaşkanlığı döneminde türlü olumsuz koşullara
rağmen, Türk ekonomisi oldukça hızlı ve dengeli bir gelişme
göstermiştir. Dönem boyunca enflasyonsuz bir büyüme ile Gayri Safi
Milli Hasılasını üç katına, kişi başına geliri ise iki katına
çıkarmıştır. Sektör bazında değerlendirildiğinde kömür üretimi yüzde
yüz, Krom üretimi yüzde altıyüz, Demir üretimi sıfırdan 180 bin tona,
Maden üretimi yüzde iki yüz otuz iki'ye, pamuk üretimi elli misli, yün
üretimi yaklaşık yüzde iki yüz, şeker üretimi ikiyüz misli
çoğalmıştır. Demiryolları da mevcudun iki misline yakın artmıştır.434b
Türkiye'nin o günkü kaynakları dikkate alınırsa bu gerçek bir başarı
göstergesidir.
E. Eğitim Alanında Atılımlar
1. Atatürk'ün Eğitime Bakış Açısı: Nasıl Bir Eğitim?
Cumhuriyet döneminde her alanda olduğu gibi eğitim alanındaki
politikalara yön veren faktör Atatürk'ün görüş ve düşünceleridir.
İstilâcı orduları denize döktükten sonra Atatürk'ün temel amacı,
Türkiye'nin bir daha aynı duruma düşmemesi ve ebediyen millî
bağımsızlığını korumasıdır. Bu ise, genç Türkiye Cumhuriyeti'nin
çağdaş medeniyetin bir ortağı bir parçası olmasıyla mümkün
olabilecekti. Çağdaş medeniyet akıl ve bilime dayalıydı ve ona ancak
eğitim yoluyla erişilebilirdi.
Dolayısıyla Atatürk Milli Mücadele'nin en hassas olduğu bir dönemde,
istilâcı güçler Ankara'ya yöneldikleri bir sırada, 16 Temmuz 1921'de,
Milli eğitim meselesine çözüm aramak, yeni eğitim politikalarının
esaslarını belirlemek için Ankara'da bir "Maarif Kongresi"
toplamıştır. Kongrenin açılış konuşmasında, gerilemenin en önemli
sebebi olarak o zamana kadar yürütülen eğitim politikalarının
yanlışlığını göstermiştir.435
Atatürk daha sonraları, TBMM'nde, öğretmenlerle olan toplantılarda ve
halka yönelik konuşmalarında, milli eğtim üzerinde ısrarla durmuştur.
Bunun nedenleri değişiktir. Her şeyden önce hür ve bağımsız yaşamak
için eğitim en etkin çarelerden biridir. Bir bakıma Cumhuriyetin
geleceği, aydınlık kafalı, sağlam karakterli, inkılâpları benimsemiş,
onu koruyacak, kollayacak kuşakların yetişmesine bağlıydı. Diğer
taraftan çağdaş medeniyete giden yolun anahtarı da keza modern
eğitimden geçmekteydi.
Atatürk geleneksel eğitimi eleştirirken özellikle şu noktalar üzerinde
durur:
a) Geleneksel eğitim bilimsellikden uzaktır. Çağın gereklerine ve
toplumun ihtiyaçlarına cevap verebilecek durumda değildir. Hayattan
kopuktur.
b) Bu eğitim millî değildir. Millî kültürün gelişmesini
engellemektedir. Milli benlik duygusunu zayıflatmaktadır.
c) Geleneksel eğitim metodları, yaratıcılığa değil, ezberciliğe
dönüktür.436 Nazari ve nakilcidir.
d) Toplumumuzda yaygın bir cehalet vardır. Cehaleti yok etmenin yolu,
her seviyeden okul açmaktan geçmektedir.
e) İstikrarlı bir eğitim politikası yoktur. Her Millî Eğitim Bakanı'na
göre değişik program uygulanmaktadır.
Bu gözlemlerin ışığında, Atatürk'ün eğitim ve öğretim konusunda
önerdiği ilke ve esaslar şu şekilde özetlenebilir:
a) Atatürk'e göre eğitim, her şeyden önce millî olmalı, Cumhuriyetçi
nesiller yetiştirmelidir.
b) Eğitim laik olmalıdır. Ancak dini etkilerden uzak bir eğitim
Türkiye'yi çağdaş medeniyete taşıyabilecektir.
c) Öğretim bilim ve tekniğe dayanılmalıdır. Öğretimde tek rehber
bilimdir, fendir.
d) Millî Eğitimde öğretim birliği olmalıdır. 3 Mart Öğretim Birliği
Yasası bunun için çıkarılmış, böylece vatandaşlar arasında ülkü
birliği, kültür birliği sağlanmıştır. Mektepli, medreseli ayrılığı
kaldırılmıştır.
e) Atatürkçü eğitim ve öğretimin temel hedeflerinden biri de cehaletin
yok edilmesi, milli eğitim ışığının bütün vatandaşları kapsamasıdır.
Bu amaçla "Millet Mektepleri" açılmış binlerce kişi okur yazar hale
getirilmiştir.
f) Eğitim işe yaramalı, hayata dönük olmalıdır. Bilgi başarının aracı
haline gelmelidir.
g) Öğretim ve eğitim karma olmalıdır. Kız-erkek ayrımı olmamalıdır.
Kadın ve erkek aynı programlardan ve aynı okullardan
yararlanabilmelidir. Böylece ülkenin nüfusunun yarısı, içe dönük bir
yaşantıdan, faal ve üretken bir hayata geçebilmelidir.
h) Eğitimin başarılı olması için Öğretmenlik mesleği çekici olmalıdır.
Nitekim Atatürk öğretmenlerin "dünyanın her tarafında toplumun en
saygıdeğer ve fedakâr unsurları olduklarını vurgulamış", "sizin
başarınız cumhuriyetin başarısı olacaktır" sözleriyle bu mesleğe
verdiği değeri ifade etmiş, öğretmenlik mesleğinin çekiciliğini
artıracak maddî ve manevî önlemlerin alınmasını istemiştir.
i) Eğitim öğrenciye fazilet, düzen ve disiplin, kendine ve
milletimizin geleceğine güven duygusu vermelidir.437
Kısaca özetlenen bu ilkelerden de anlaşılacağı gibi Atatürkçü eğitimin
amacı, Cumhuriyetçi, akılcı, hür düşünceli, özbenliğinden ve
kültüründen kopmamış, pozitif bilimi ve millî bütünlüğü benimsemiş,
fikren bedenen gelişmiş nesiller yetiştirmektir.
2. Uygulama
Daha önce ilgili bahiste belirtildiği gibi, Öğretimin birleştirilmesi
yasası ile Mektep - Medrese ikiliği kaldırıldı. Öğretim millî ve laik
bir eğitim tabanına oturtuldu. Yabancı okulların başı boşluğu
engellendi. Türkiye'deki bütün okullar, Milli Eğitim Bakanlığının
denetimi altına alındı. Böylece değişik amaçlı insan yetiştirmeye son
verildi. Eğitimde kültür ve ülkü birliği çerçevesinde, Cumhuriyetçi
nesiller yetiştirme yolları açıldı.
Atatürk döneminde eğitimin her kademesinde yoğun çalışmalar ve
atılımlar gerçekleşmiştir. Bunların üzerinde ayrıntılı bilgi vermeye
kitabın hacmi elvermediğinden, belli başlı ana başlıklar vurgulanmakla
yetinilecektir.438
Cumhuriyetin ilân edilmesinden sonra idarî reformlar yapılarak
Bakanlığın merkez ve taşra örgütü günün ihtiyaçlarını karşılayacak bir
hale getirildi. Bakanlık merkez ile İlk, Orta ve Yükseköğretim
Müdürlükleri, Teftiş Kurulu, İstatistik Müdürlüğü, Hars ve Sanayi
Dairesi olarak teşkilâtlandı. Ayrıca otuz üyeli bir "Büyük Maarif
Meclisi" oluşturuldu. 1926'da, Atatürk döneminin değerli Milli Eğitim
Bakanlarından Mustafa Necati'nin Bakanlığı zamanında, Milli Eğitim
Teşkilât Kanunu çıkarıldı. Bu yasa ile mevcut teşkilâta bir "Dil
Heyeti" ile bir "Talim ve Terbiye Dairesi" ilâve edildi. Bunlardan
birincisi alfabe ve dil konuları ile meşgul olacaktı. İkincisi ise
Milli Eğitimin kurmay çalışmasını yürütecekti. Ayrıca taşra örgütünü
denetim altına almak için Maarif Eminlikleri kurulmuştu.
Hızlı bir tempoda yürütülen inkılâpların geleceği, bunları benmseyen
cumhuriyetçi nesillerin yetişmesine bağlıydı. Dolayısıyla okul
programları Cumhuriyet rejiminin gerektirdiği şekilde yeniden
düzenlendi. İlköğretimin devlet okullarında yapılması parasız ve
zorunlu olması ilkesi benimsendi. Atatürk inkılâplarının köylere kadar
yayılması için köy okulları ve köye öğretmen yetiştirmeye, imkânlar
ölçüsünde özen gösterildi. Ortaöğretim altı yıl olarak benimsendi ve
üç yılı Ortaokul, üç yılı da lise olmak üzere uygulamaya konuldu. Lise
son sınıfta edebiyat ve fen şubeleri açıldı.
Ortaöğretimde ders kitapları gözden geçirildi. Sosyal bilgilerle
ilgili dersler Tarih, Coğrafya, Türkçe, Medeni Bilgiler müfredatı
Cumhuriyet esaslarına ve rejimin özelliğine uygun bir yapıya
kavuşturuldu. Fen dersi kitapları çağdaş bilgilerle donatıldı. Öğretim
laik bir nitelik kazanırken 1929'da Arapça ve Farsça dersleri
programlardan çıkarıldı. Cumhuriyetin eğitim alanında getirdiği önemli
yeniliklerden biri de okul kapılarını ayırım yapmaksızın kadınlara
açmasıdır. Cumhuriyet öncesinde, İstanbul'da üç lise ve Anadolu'da bir
kaç öğretmen okulundan başka kızların öğrenim görecekleri orta eğitim
kuruluşu yoktu. Atatürk'ün görüşü doğrultusunda ve artan istekler
karşısında, Talim ve Terbiye'nin olumsuz tavrına rağmen, 1927'de
Mustafa Necati sorumluluğu üzerine alarak, yetmiş kadar ortaokulda
"karma eğitim" yapılmasına karar verir. Uygulama başarılıdır, Liselere
de teşmil edilir. Bazı eleştirilere rağmen, başlayan hareket yürümüş
ve karma eğitim Türk eğitiminin temel ilkelerinden biri haline
gelmiştir.
Öğretimin kalitesi, öğretmene bağlı olduğundan Cumhuriyet idaresi
öğretmenliği bir meslek haline getirmek için yoğun çaba göstermiştir.
Yapılan yasal düzenlemelerle öğretmenliğin tâlim ve terbiye görevini
yerine getiren bağımsız bir meslek olduğu ve eğitim hizmetlerinde asıl
görevin öğretmenlik olduğu kabul edildi.
Atatürk, Millî Mücadele günlerinden beri her vesile ile çağdaş bilim
ve eğitime verdiği önemin yanı sıra öğretmen ve öğretmenlik mesleğine
verdiği değeri ifade etmiştir. Bu hususu 1924'te Ankara'da Muallimler
Birliği Kongresinde şöyle dile getirir.
"Yeni Nesli; Cumhuriyetin fedakâr öğretmen ve eğitimcileri, sizler
yetiştireceksiniz, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır... Cumhuriyet,
fikren bedenen, ilmen ve fennen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlar
ister. Yeni nesli bu özellik ve kabiliyette yetiştirmek sizin
elinizdedir... Sizin başarınız Cumhuriyetin başarısı olacaktır. Hiç bir
zaman hatırınızdan çıkmasınki, Cumhuriyet sizden "fikri hür, vicdanı
hür, irfanı hür" nesiller ister."439
1925'de İzmir erkek öğretmen okulunda öğretmenleri şu sözlerle
onurlandırır: "... Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak
öğretmenlerdir. Öğretmenden, eğiticiden mahrum bir millet henüz millet
namını almak yeteneğini kazanamamıştır... Bir kütle millet olabilmek
için mutlaka eğitimcilere, öğretmenlere, muhtaçtır".440
Bu görüşlerin ışığında öğretmen okulların yeniden düzenlendi.
İlkokullara öğretmen yetiştiren kurumlar altı yıllık bir eğitime tâbi
tutuldular. Altı yıllık dönemin ilk üç yılında orta okul programları,
sonraki üç yılda da meslekî bir program uygulandı.
Ortaokullara uzman öğretmen yetiştirmek için 1926'da önce Konya, sonra
Ankara'da Gazi Orta Muallim Mektebi ve Terbiye Enstitüsü kuruldu. Okul
daha sonra Gazi Eğitim Enstitüsü adını aldı.
Liselere öğretmen yetiştiren Yüksek Öğretmen Okulu 1924'de yeniden
düzenlendi. Buraya kabul edilen seçme öğrenciler, lisans öğrenimlerini
Üniversitelerin ilgili branşlarında, mesleki öğrenimlerini de okul
bünyesinde yapmaktaydılar.
Ülkenin sanayileşmesi, ihtiyaç duyulan ara elemanlarının yetişmesi ve
ordunun teknik personel ihtiyacını karşılamak için, meslekî ve teknik
eğitim kurumlarının modernleşmesi üzerinde duruldu. Türkiye'ye davet
edilen yabancı uzmanların önerileri de dikkate alınarak bu okulların
yönetimi Bakanlık bünyesine alındı. Mevcut okullar ortaöğretim
seviyesinde yeniden örgütlendi. Kültür dersleri artırıldı. Okullara
yeni mesleki dersler ve branşlar ilave edildi. Sanat okullarının
öğretmen ihtiyacı iki kanaldan sağlandı: Dışarıdan getirilen
öğretmenler ve yurt dışına öğrenim için gönderilen öğrencilerden
öğrenimini başarıyla bitirip dönenler.
Mesleki ve Teknik Eğitimi yaygınlaştırmak için oldukça önemli miktarda
okul açıldı. Bu okulların öğretmenlerini yurt içinden sağlamak
maksadıyla Erkek ve Kız Teknik Oğretmen Okulları faaliyete geçirildi.
Atatürk döneminde, yaygın öğretim, halk eğitimi konusunda, dünyada
örneği zor bulunan Millet Mektepleri uygulaması ve yeni harfleri
öğrenme kampanyası, alfabe değişikliği incelenirken gözden
geçirilmişti. Bu okullar sadece okuma ve yazmayı öğretmekle
yetinmiyor. Ayrıca bazı temel bilgileri de vermeye gayret ediyordu. Bu
okulların yanısıra 1932'de faaliyete başlayan Halkevleri Halkodaları
da halk arasında Atatürk İnkılâplarını halka benimsetmek etnik, sosyal
ve kültürel ayrılıkları giderme, aydın ve halk kültürünü kaynaştırma
bakımından önemli katkıda bulundular.
3. Atatürk'ün Üniversite Reformu: Darülfünundan Çağdaş
Üniversiteye
a) Darülfünun Kapatılıyor, İstanbul Üniversitesi Açılıyor.
Önceki bahislerde defalarca vurgulandığı gibi, zaferi kazandıkdan
sonra Atatürk'ün temel gayesi devletin bir daha aynı duruma düşmemesi
ve sonsuza kadar bağımsızlığını korumasıdır. Bunun yolu Türkiye
Cumhuriyeti'ni topyekûn bir an önce çağdaş medeniyetin ortağı olmaktan
geçmektedir. Çağdaş medeniyet, bilim ile onun pratiğe uygulamasının
yarattığı teknolojiye dayanmaktadır. Bilim ve teknoloji ise fikir ve
düşünce hayatında rasyonel düşüncenin ön plâna geçmesi, kafalara
"bilimsel zihniyet"in egemen olmasıyla hayat bulmuştur. Rasyonel ve
pozitivist bir kafa yapısına sahip olan Atatürk Türkiye'ye bilimin
rehber olmasını, çağdaşlaşmanın vazgeçilmez bir şartı olarak
değerlendirmiştir. Bu görüşünü her fırsatta dile getirir. Büyük
zaferden üç ay sonra Bursa'da öğretmenlere şöyle seslenir: "İlim ve
fen nerede ise alacağız ve her ferd-i milletin kafasına koyacağız ilim
ve fen için kayıt ve şart yoktur." 22 Eylül 1924'de Samsun'da
öğretmenlere hitap ederken "dünyada her şey için medeniyet için, hayat
için, muvaffakiyet için, en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlmin
fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalâlettir"
şeklindeki ölümsüz sözleri ile tutulacak yolu gösterir. Nihayet onuncu
yıl nutkunda "Türk milleti'nin yürümekte olduğu terakki ve medeniyet
yolunda elinde ve kafasında tuttuğu meşale müsbet ilimdir" ifadesi ile
meselelerimize hangi yoldan çözüm aramamız gerektiğini açık seçik
ortaya koyar. Onun "en hakiki mürşit (yol gösterici) ilimdir" diye
tanımladığı müsbet bilimin üretildiği yerler ise üniversitelerdir.
Cumhuriyet kurulduğu esnada, Türkiyenin tek bir üniversitesi vardır:
İstanbul Darülfünunu. Darülfünun ilk defa 1863'de faaliyete geçti.
Ortam ve şartların elverişli olmaması nedeniyle bir kaç defa açılıp
kapandıktan sonra, 1900 yılından itibaren sürekli eğitime başladı.
1912'de ilahiyat, hukuk, tıp, fen ve edebiyat şubeleri halinde
yapılandı. Ekim 1919'da kuruma bilimsel özerklik tanındı.
Cumhuriyet idaresi bir takım eksiklikler içinde devraldığı Darülfünuna
sempati ile yaklaştı. İstanbul işgalden kurtarıldıktan sonra eski
Harbiye Nezareti binası Darülfünuna verildi. Hükümet 21 Nisan 1924
tarihinde Darülfünuna tüzel kişilik tanıdığı gibi, 7 Ekim 1925
talimatnamesiyle de idarî ve ilmî özerklik de verdi. Bu talimatnameye
göre, Darülfünun Emini (Rektörü) müderris ve müallimlerin seçecekleri
en çok oy alan iki aday arasından Milli Eğitim Bakanlığınca atanacaktı.
441
Özet olarak 1922-1932 döneminde, hükümet kurumun öğretim ve programına
karışmamış, gelişmeleri Darülfünundan beklemiştir. Bu on sene içinde
Türkiye yoğun bir inkılâp hamlesi içindedir. Darülfünun âdeta bu
oluşumun dışında gibidir. Bu arada meydana gelen bazı olaylar
Ankara'nın tepkisini çeker. Meselâ 1924'de Darülfünun bahçesinde bazı
öğrencilerin resim çektirmeleri idare tarafından cezalandırılır.
1925'te taşkınlıkla sonuçlanan öğrenci olaylarını, Darülfünun Emininin
teşvik etmesi gibi olaylar, kurumun özerkliğinin tartışmaya açılmasına
neden olmuştur. Bunların yanı sıra, Darülfünun hocaları arasında
meydana gelen iç çatışmalar ve tartışmaların gazete sütunlarına
dökülmesi, bilimsel yeterlilik konusunda seviyesiz karşılıklı şiddetli
eleştiriler, üniversite konusunu gündeme getirmiştir. Özellikle alfabe
değişikliği, dil ve tarih çalışmaları konusunda Darülfünundan destek
gelmediği gibi, üstelik eleştiriler yapılması bardağı taşıran damlalar
vazifesini görür. Atatürk'ün kültür politikasına ters düşen bu
hareketler, Ankara'da şiddetli tepki uyandırır. İnkılâplar ve
hükümetin görüşünü destekleyen basın Darülfünunu ağır bir şekilde
eleştirir.442 Darülfünun'a yöneltilen eleştiriler şu şekilde
özetlenebilir.
1. Darülfünunda çalışmalar bilimsel nitelik taşımıyor. Derslerde,
yayınlarda bilimsel ciddiyet yoktur.
2. Öğretim elemanı atanmasında bilimsel yeterlilikten çok ilişkiler
etken olmaktadır. Öğretim elemanı yetiştirilmemekte olduğu gibi,
onların bilimsel derecelerini belirleyecek bir makam da yoktur.
3. Üniversite toplumla uyum içinde değildir. Yeni devlet anlayışına ve
Cumhuriyet'in yoğun inkılâpçı temposuna ayak uydurmaktan uzaktır.
4. Kendi kendini ıslah edemeyen Darülfünun tasfiye edilmeli, dışardan
uzman getirilerek yeniden oluşturulmalıdır.
Bu eleştiriler ışığında TBMM üyeleri, 1932 Darülfünun bütçesini,
Avrupadan bir uzman getirilerek kurumun yeniden düzenlenmesi şartıyla
kabul ettiler. Meclis'ten bu yetkiyi alan hükümet objektif ve isabetli
bir karar verebilmek için tarafsız ve yabancı bir bilim adamını,
Cenevre Üniversitesi Pedagoji Profesörü Albert Malche'i, Türkiye'ye
davet etti. Prof. Malche siyasî şahsiyetler Darülfünun hocaları ve
öğrencileri ile görüştü, derslere girdi, seminer, labaratuvar
çalışmalarını ve kütüphaneleri inceledi, öğrenciler arasında yazılı
bir anket tertipledi. Ayrıca öğrencilerin hayat tarzları ve mali
durumlarını inceledi. Dört aylık bir çalışmadan sonra, görüşlerini bir
rapor halinde Milli Eğitim Bakanlığı'na sundu.443 Prof. Malche'ın
önerileri şöyle özetlenebilir:
1. Darülfünunun hukukî vaziyeti netleştirilmeli, bilimsel özerklik
korunmakla birlikte, idarî ve akademik personelin seçiminde hükümet
sorumluluğu üzerine almalıdır.
2. Darülfünun kendisini bilinçli bir şekilde muayyen bir noktaya sevk
eden ilmi ve fikrî bir hızdan mahrum görünmektedir. Yeni bir
teşkilâtlanmayı gerektiren sebeblerden biri de budur.
3. Profesörlerin atanması, Darülfünunun geleceği için her şeyden
önemlidir. İlgililer gelecekteki arkadaşlarını seçiyorlar. İlgililer
fena hâkimlerdir. Onların oylarına başvurulmalı, fakat karar dışardan
verilmelidir. Darülfünun hocaları tercihen yurt dışında
yetiştirilmelidir.
4. Darülfünunda öğretim metodu ders notlarına dayalıdır. Öğrencilere
genelde ansiklepodik bilgi verilmekte ve bunlar her sene değişmeden
tekrarlanmaktadır. Öğretim yaratıcı değildir. Öğrenci uygulamalı
dersler ve seminerlerle araştırmaya yönlendirilmelidir. İmtihan
usulleri değiştirilmeli, hafızaya dayalı bilgi yerine, uygulamaya
yönelik bilgiye öncelik tanınmalıdır. Darülfünunun öncelikli ödevi,
düşünen dimağlar yaratmaktır.
5. Türkçe bilimsel yayınlar yetersizdir. Öğrenci yabancı dil
bilmediğinden yabancı yayından yararlanamamaktadır. Dolayısıyla
öğrenciye okuduğunu anlayacak ölçüde bir yabancı dil öğreniminin ilk
yıllarında mutlaka öğretilmelidir.
6. Kütüphaneler fakir, hizmet saatleri ve çalışma şekilleri
yetersizdir. Kütüphaneler merkezileştirilmeli ve öğrenciye ödünç kitap
verilmelidir.
7. Darülfünun ilmî zihniyeti yaşatmakla görevlidir. Bu ise,
öğrencileri bizzat kişisel araştırmalara yöneltmekle mümkündür.
Dolayısıyla öğretim elemanlarının ders saatleri dışında, öğrencilerine
zaman ayırmaları, öğrenci ve araştırma ile daha fazla meşgul olmaları
gereklidir.
8. Darülfünun, öğretimin yanısıra, öğrencileri manen geliştirecek
temiz ve seçkin bir sosyal ortam yaratmakla da görevlidir. Kurum
öğrencilerin sosyal ihtiyaçlarını karşılamak için pansiyonlar,
yurtlar, kantinler temin etmeli, spor hayatını geliştirecek çözümler
pekiştirmelidir. Ayrıca mezunlarla ilişkiyi devam ettirecek kuruluşlar
oluşturulmalı, öğrencinin Darülfünunu kendi evi ve fikrî vatanı gibi
sevmesi sağlanmalıdır.
9. Türkiye gibi, baştan başa yeniden teşekkül eden bir memleketin
meseleleri Darülfünunun çalışmalarında öncelikli konu teşkil
etmelidir. Türkiye'nin jeolojisi, tarihi, coğrafyası, sağlık
meseleleri, sanayisi, kültürü, güzel sanatları Darülfünunun ilk
araştıracağı konular olmalıdır.
10. Darülfünunun yenileşmesi yeterli değildir. Kurumun dışarıya
açılması, geniş bir çevreye faydalı olması lâzımdır. Bunun için
Darülfünun halka açık konferanslar düzenlemeli, tatil aylarında
kongreler, seminerler tertiplenmeli, halka hitap eden bir dergi
yayımlamalıdır.444
Atatürk Prof. Malche'ın raporlarını dikkatle incelemiş, önerilerinin
önemli bir kısmını benimsemiş ve bu raporu bir kültür porgramı gibi
ele alarak, millî ve çağdaş üniversitenin oluşması için hemen
uygulamaya koydurmuştur.
Onun yönlendirmesiyle Milli Eğitim Bakanlığında oluşturulan bir
komisyon hazırlıklara girişir. Fakültenin görüşleri alınır. Sonuçta
Atatürk İnkılaplarının uygulanış metoduna uygun bir çözüm yolu
benimsenir. Darülfünun ıslah edilme yerine ilga edilerek, İstanbul
üniversitesi adıyla yeniden teşkil edilmesi kararlaştırılır.
Atatürk konuyu 1933'de Meclisin açma konuşmasında milletvekillerine
şöyle duyurur: "Arkadaşlar üniversite tesisine verdiğimiz ehemmiyeti
beyan etmek isterim. Yarım tedbirlerin kısır olduğuna şüphe yoktur.
Bütün işlerimizde olduğu gibi marifte ve kurulan üniversitede de
radikal tedbirlerle yürümek kat'i kararımızdır."445
İstanbul Darülfünunu 31 Mayıs 1933 tarihli yasa ile 31 Temmuz 1933'ten
geçerli olmak üzere tarihe maledildi ve İstanbul Üniversitesi 1
Ağustos 1933 tarihi itibari ile oluşturuldu. 1 Ağustos 1933'ten 1
Mayıs 1934' e kadar devam edecek geçici dönemde idareyi Milli Eğitim
Bakanının üzerine alması uygun görüldü.
İstanbul Üniversitesinin yeni kadrosu üç değişik kaynaktan
yararlanılarak oluşturuldu.
1. Eski Darülfünun'dan kadroya alınanlar,
2. Avrupa Üniversitelerinde öğrenim ve ihtisaslarını tamamlayıp yurda
dönenler,
3. Yurt dışından getirilen yabancı bilim adamları.
Darülfünunun tasfiyesi esnasında açıkta kalan öğretim elemanlarının
bir kısmı emekliye, ayrılmış bir kısmı başka görevlere atanmıştır.
Üniversiteye bilimsel özerklik tanınmış, yönetim açısından bakanlığa
bağlanmıştır.
Yeni üniversitenin başarısı kadronun değerli elemanlar ile
oluşturulmasına bağlıydı. Bunu sağlamak açısından seçkin elemanlar
getirilmesi gerekiyordu. Bu konuda ciddi zorluklar mevcuttu. Ancak
dramatik bir rastlantı Atatürk'ün çağdaş bir üniversite yaratmak
arzusuna yardımcı oldu. Bu esnada Almanya rejim değişikliği içindeydi.
Hitler arî ırktan olmayan üniversite hocalarını tasfiye etmeğe
başlamıştı. Müsevi kökenli Alman bilim adamaları hayatlarını ve
geleceklerini tehlikede gördüklerinden yabancı ülkelere sığınmaya
başlamışlardı. Bunların kurdukları "Alman Bilim Adamları Yardım
Derneği" ile Prof. Malche aracılığı ile temasa geçildi. Bu dernekle
Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip arasında bir anlaşma yapıldı. Buna
göre yabancı bilim adamları:
1. Üniversitede tam gün çalışacaklardı,
2. Öğrenciler için en kısa zamanda, çevirmenler yardımıyla ders
kitapları hazırlayacaklardı.
3. Göreve başlamalarının üçüncü yılından sonra derslerini Türkçe
olarak vereceklerdir.
4. İstenilmesi halinde hükümete bilirkişi raporları
hazırlayacaklardı.
Bu yükümlülüklerine karşılık kendilerine:
1. Yüksek maaş ve yol giderleri verilecek, sağlık sigortası
ödenecektir. Verilen maaş Türkiye standartlarının çok üstündedir. Bir
Türk Profesör 150.-TL. maaş alırken, yabancı profesörlere 500-800 TL
maaş verilmiştir.
2. Yabancı bilim adamlarına çalışma arkadaşlarını Türkiye'ye getirip
görevlendirme hakkı tanınmıştır.
3. Yabancı bilim adamlarına devlet himayesi garantisi verilmiştir.446
Böylece oluşturulan İstanbul Üniversitesi, kısa bir süre içinde,
Avrupa standartlarında bir üniversite haline gelmiştir.
Atatürk yeni üniversite oluşurken kadronun seçkin olmasına özen
göstermiştir. Gelen yabancı profesörlerin bir kısmı dünya çapında ün
sahibiydiler. Daha sonra Türkiye'den ayrıldıklarında, dünyanın
tanınmış üniversitelerinde kolaylıkla yer buldular.
Olayın ilginç tarafı, Türkiye yabancı profesörleri görevlendirirken
gelenlerin siyasî eğilimlerini dikkate almamıştır. Mülteci
profesörlerin bazısı Almanya'dan hapisten kaçarak gelmiş, bazısı
kamptan kurtarılmış ve Atatürk Türkiye'sinde tam bir huzur içinde
kendilerini yenilemek imkânını bulmuşlardır. Kendilerine inisiyatif
tanınmış, yetkiler verilmiş, gerektiğinde özel yardımlar yapılmıştır.
Buna karşılık yabancı hocalar, yeni üniversitenin geleneklerinin
oluşmasında, ders kitaplarının hazırlanmasında, en önemlisi geleceğin
Türk bilim adamlarının
...
tamamını oku »